17 Şubat 2016 Çarşamba

Notre Dame de Sion Lisesi'nde 'Duo Bir-Ol' dinletisi...






































Üzerinde yaşadığımız gezegende, insan türünün ayak izlerinin çoğalması ve kibirli hoyratlığı nedeniyle yaşadığımız ciddi iklim değişiklikleri kendini iyice hissettiriyor. Alışılmadık bir kış gecesindeyiz. Isı yaz sıcaklığında. Ay ışığı Notre Dame de Sion Lisesi'nin 160. yılını aydınlatıyor...



Karmaşık ve gerilimli Türkiye ortamında Notre dame de Sion Lisesi salonunda gerçekleşen kültür etkinliklerinden Çok keyifli ve ruhsal dinginlik sağlayan birini daha geride bırakıyoruz bu gece. 



Bu geceki etkinliğin birinci bölümünde tümü yirminci yüzyıl bestecilerinden olan; Malcolm Arnold'un (1921-2006) Serenade, Hans Haug'un (1900-1961) Fantasia, Erik Marchelie'un (1957-) Berceuse Pour Oliver, Nazca, Federico Maria Sardelli'nin (1963-) Winter Tag ve Raimo Kangro'nun (1949-2001) Variatio Delectat op.49 bestelerini İnci ve Erhan Birol'dan dinledik.



» » Erhan Birol, gitar
» » İnci Yakar Birol, piyano


» ERHAN BİROL: İlk müzik ve gitar eğitimine, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde öğretim görevlisi olan babası, Yrd. Doç. Ertan Birol ile küçük yaşlarda başlamış. 2013 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarında Sanatta Yeterliği Erdem Sökmen’in sınıfında bitiren Erhan Birol, aynı sene eşi İnci Yakar Birol ile "Duo Bir-Ol" u kurmuş. 

» İNCİ YAKAR BİROL: Piyano öğrenimine Mimar Sinan Üniversitesinde Arzu Temizer ile başlamış, Kompozisyon bölümünde Babür Tongur’ un öğrencisi olmuş. 2001 yılında Kompozisyon bölümünden, 2002 yılında Piyano bölümünden mezun olan  İnci Yakar Birol, 2012’de Doçent unvanı almış. Hâlen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarında görevli.

* * 

Etkinliğin ikinci bölümünde ise; 

Claude Bolling (1930-)'ın  bestelerinden, Concerto (For Classic Guitar and Jazz Piano), Hispanic Dance, Mexicaine, Invention, Serenade, Rhapsodic, Africaine, Finale eserlerini keyifle dinledik.

» » Erhan Birol, gitar
» » İnci Yakar Birol, piyano
» » Levent Marancı, davul
» » Tekin Okcebe, kontrbas




» LEVENT MARANCI: 2009 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) Sanat Fakültesi Müzik Toplulukları Programı Davul Bölümü’ne girmiş. 2010’da ise; aynı fakültenin Duysal Tasarım Programı Kompozisyon Bölümü’yle çift anadal yapmaya hak kazanmış. Hâlen YTÜ’de eğitimine devam ediyor.

» TEKİN OKCEBE: 1992 yılında Doç. Melih Balçık ile kontrbas eğitimine başlamış. Eğitim süresi boyunca Pınar Baltacıgil, Mustafa Perin, İbrahim Tunca ve Yaz Baltacıgil ile kontrbas çalışmalarını sürdürmüş. 2004-2008 yılları arasında Yard. Doç. Engin Babahan ile konservatuvarda kontrbas yüksek lisans programını tamamlamış. Hâlen aynı konservatuvarda kontrbas doktora programına devam ediyor....

[Notre Dame de Sion Lisesi, Harbiye-İstanbul. 16 Şubat 2016]





 * * *
Bu arada,  Notre Dame de Sion Lisesi'nin "160.Yıl sergisi"nin 12 Mart'a dek sürdüğünü de  belirteyim.





Bir kaç fotoğraf karesiyle de olsa, sergiyi gezemeyenler için şöyle bir geçmiş yıllara doğru uzanalım...





Notre Dame de Sion Lisesi öğrenci formalarından bir kaç örnek...




* * * 

#‎yalcinergundogan‬ ‪#‎notredamedesion‬ ‪#‎küreselısınma‬ ‪#‎duobirol ‬‪#‎erhanbirol‬ ‪#‎inciyakarbirol‬ ‪#‎piyano‬ ‪ #‎notredamedesionlisesi‬ ‪#‎istanbul‬‪ #‎müzik‬ ‪#‎jazz‬ ‪#‎klasikmüzik‬

=========================================



13 Şubat 2016 Cumartesi

Edebiyat, Müzik, Aşk: Sand & Chopin...


Yağmur çiseleyen, ılık bir Şubat gecesi... 

Konser öncesi Notre Dame de Sion Lisesi'nin ışıklandırılmış bahçesinde, hoparlörden geceye uygun romantik  piyano  sesleri yükseliyor...                                                                                                                                                         


Edebiyatla, müzik birbirinden ayrı düşünülebilir mi? Bana göre sanki iç içe geçmişlerdir. 

Notre Dame de Sion Lisesi'nin kültür/sanat etkinlikleri kapsamında düzenlen "Edebiyat, Müzik, Aşk: Sand & Chopin..." gecesi de bu iç içeliği sahneye yansıttı.

Gecede, George Sand ile Frederic François Chopin'in aşklarının konu edildiği öykünün anlatımı eşliğinde ustanın ölümsüz eserlerinden oluşan bir piyano resitali dinledik. 

Anlatan: Zeynep Koltuk
Piyano: Orçun Orçunsel
Metni derleyen: Nazlı Karabıyıkoğlu

* * 

» » Gecede Frédéric François Chopin'in şu eserleri çalındı:


  • Balad No 1, op. 23 sol minör
  • Noktürn op. 9 no. 1, si bemol minör
  • Noktürn op. 9 no. 2, Mi Bemol Majör
  • Noktürn op. 9 no 3, Si Majör
  • Prelüd op.28 no. 4, mi minör
  • Noktürn op. 15 no. 1, Fa Majör
  • Noktürn op. 15 no. 2, Fa Diyez Majör
  • Prelüde op. 28 no. 15, Re Bemol Majör "Yağmur Damlaları"
  • Noktürn op. 27 no. 2, Re Bemol Majör
  • Prelüd op.28 no. 20, do minör
  • Noktürn op.48 no.1, do minör
  • Noktürn op. 48 no. 2, fa diyez minör
  • Vals op. posth. No.3 Mi Majör
  • Prelüd op.28 no. 7, La Majör
  • Noktürn op. 55 no.1, fa minör
  • Noktürn op. Post., do diyez minör
  • Impromptu No.1 op.29 La Bemol Majör

* *


 CHOPIN

Babası Fransız, annesi Polonyalı olan Frederic François Chopin (22 Şubat 1810/ 17 Ekim 1849)  ömrünün büyük kısmını ünlendiği  Fransa'da, Paris'te geçirdi. Fransız yazar George Sand (1804-1876 yılları arasında yaşadı gerçek adı; Amantine Lucile Aurore Dupin Barones Dudevant) ile inişli çıkışlı bir aşk yaşadı.




Tüm yaşamı boyunca  kırılgan ve zayıf bir bedene sahip olan Chopin; 1849 yılında da tüberküloza yenik düştü. 39 yaşında yaşama veda eden sanatçı; Paris'te Pere Lachaise mezarlığında gömüldü. Sanatçının kalbi ise saklanmak üzere Varşova'da bir kilisede saklı tutuluyor. 



[Notre Deme de Sion Lisesi,  Harbiye-İstanbul. 11 Şubat 2016]

* * *

=======================================================

YALAN LABİRENTİ: Bir yüzleşme filmi..

Geçen yıl oynadığında izleyememiştim. Almanya'nın 2016 Oscar adayı seçilince yeniden gösterime sokulan Yalan Labirenti filmini bugün izledim. 1950'li yılların sonunda geçen film, yirminci yüzyılın (1915-16) Ermeni Soykırımı'ndan sonra yaşanan en büyük soykırımı olan Yahudi Soykırımı'nın gerçekleştiği (1941-45) Almanya'nın Hitler sonrası dönemini çok çarpıcı bir biçimde irdeliyor. 




Filmde, İkinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerinin yıktıkları faşist rejimin ele geçirdileri sorumlularını yargılayıp mahkum etmelerinin ardından, Almanya'nın çok zor da olsa yakın geçmişi ile yüzleşme girişimlerinden bir kesit sunuluyor. 

Auschwitz kampında neler olmuştur, işlenen ağır suçların faili Naziler nerededirler, toplama amplarında kimler ölmüştür? 

Toplama kamplarıyla ilgili binlerce gizli belge galip devletlerden ABD ve SSCB'nin elinde mevcut olsa da, Nazi yetkilileri ve kamptan sağ kurtulmayı başaranlar sessizliklerini sürdürmektedirler... 


1958 yılında, genç savcı Johann, tesadüf eseri bazı kanıtlara ulaşır ve kampta görev almış Nazi subaylarını tek tek sorgulamaya başlar. Eriştiği belgeler korkunçtur. Türlü zorluklar ve engelleme çabalarına rağmen sonunda ele geçirdiği Nazileri tutuklanıp ceza almalarını sağlar. Bu yargılama süreci Alman toplumuna çok sancılı bir yüzleşme süreci de yaşatır. Bir yandan soykırımcıların hemen hiçbirinin 'pişmanlık' duymaması, diğer yandan da genç Alman nüfusunun çoğunun aile büyüklerinin, babalarının suça ortak oldukları gerçeği yüzleşmenin güçlükleri olarak ortadadır... 

Geçmişi ile yüzleşememenin sancılarını yaşayarak, her gün yeni toplumsal suçlara tanık ya da ortak olan Türkiye toplumunun durumu, düşünmek isteyenler için filmin her karesinde akıllara takılıyor. 

Bu filmi KAÇIRMAYIN derim. (Yönetmen: Giulio Ricciarelli Oyuncular: Alexander Fehling, André Szymanski, Friederike Becht) 

[Beyoğlu Sineması, İstanbul. 30 Ocak 2016]. 


* * *


VİDEO:
https://youtu.be/FU3cw4Ck-RY

* * *

=======================================

Brahms Gecesi...

Notre Dame de Sion Lisesi'nce düzenlenen "Soirée Brahms/Brahms Gecesi"ne katıldım. Konser öncesi okulun 160. yılı vesilesiyle düzenlenen sergiyi de izleme fırsatı buldum. Eski İstanbul'a uzanıverdim birden. 




Hem atmosferden, hem de müziğin tınısının ruhumda yansımasından olacak; bu soğuk kış gecesinde içim ısındı, gevşedim. [Johannes Brahms (1833 - 1897)]



Teşekkürler Dame de Sion Lisesi ve sanatçılar: Dimitri Ashkenazy - Klarinet, Nilay Sancar - Keman, Özgecan Günöz Kızılay - Keman, Öykü Koçoğlu - Viyola, Çağlayan Çetin - Viyolonsel, Orçun Orçunsel - Piyano.  


[Harbiye-İstanbul, 21 Ocak 2016]

* * *


===========================================

Doretta'nın Altın Rüyası...

Giderek daha hızlı bir şekilde çoraklaştırılmakta olan bir süreç yaşayan kültür, sanat ortamında, bir bir kapatılan mekanlara, Taksim Meydanı'nda on yılı aşkın süredir AKP & Saray marifetiyle çürümeye terk edilen AKM'ye karşı, BAKIRKÖY Belediyesi'nce İstanbullulara kazandırılan çok nitelikli Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'nde " Doretta'nın Altın Rüyası" operasını keyifle izledim. 




Sanatçılar, yılların imbiğinden süzülerek günümüze uzanmış eserlerle seyirciyi de Doretta'nın o büyülü rüyasının içine almayı başardılar. Öylesine başardılar ki, 80 dakikanın dolmasına yakın, Doretta rüya giysilerinden sıyrılıp, oyunun başındaki giysileri ile yeniden Magda'ya dönüştüğünde, ben de gündelik yaşamın karmaşası ve gerilimine yeniden döneceğimi hissederek bir an irkildim... Ama irkildiğimde de, iliklerime ve el parmak uçlarıma kadar sinirlerimin gevşediğini, yumuşadığının farkına vardım. 



Bir daha ne zaman sahnelenir bilmiyorum ama, tekrarı olursa 'kaçırmayın' derim... 

TEŞEKKÜRLER: Kurgu ve Reji: Natali Boğosyan,  Ara müzikler: Arda Ardaşes Agoşyan, Işık tasarımı: Arek Nişanyan, Magda/Doretta: Natali Boğosyan, Prunier/Florindo: Orçun Orçunsel, Gerçekçi rüyalardan sorumlu İkelos: Arda Ardaşes Agoşyan, Düşler tanrısı Morpheus: Vecihi Ofluoğlu...

* * *



İZLEYEMEYENLER  İÇİN BİLGİ:


» » 13 Mart 2016 Pazar, Saat: 20:00, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, Bakırköy


» »    3 Nisan 2016 Pazar, Saat: 20:00, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, Bakırköy

» »   21 Mayıs 2016 Cumartesi, Saat: 20:00, Afife Jale Sahnesi, Ortaköy-Beşiktaş


* *


» »  RÖPORTAJ: 


Natali Boğosyan: 'Kevork Tavityan hocamın öğrettiği adap sayesinde şan, yaşam tarzım oldu' (Sesonline.net)


Okumak için TIKLAYINIZ:

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=59076


* * *




* * *


Opera şarkıcısı Magda (Natali Boğosyan), besteci ve piyanist arkadaşı Prunier (Orçun Orçunsel) ile oturma odasındaki piyanosunun başında vakit geçirmektedir. Magda Prunier'e aşıktır ancak onun duygularından emin olmadığından bunu ona belli etmez. Prunier üstünde çalıştığı besteyi ona çalar. Bestedeki Doretta'nın gerçek aşkı bulabilmek uğruna kralın servetini reddetmesi Magda'yı çok heyecanlandırır. Bestenin devamını getiremeyen Prunier Magda'dan yardım ister: "Ben bir son düşünemedim. Sen bir tane yaz, zaferim senin olsun!" Magda heyecanla şarkının devamını getirir. Doretta gerçek aşkı bulmuştur. Magda'ya göre Doretta'nın aşkı böyle yaşayabilmesi altından bir rüyadır.... 


[ Bakırköy, İstanbul. 10 Ocak 2016]


* * *



 Eh, adettendir deyip, afişle birlikte bir fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedim...






Yalçın Ergündoğan




* * *


=========================================

Rüzgarın Hatıraları

En önemli kadrolarından biri olan Aram Pehlivanyan'ı bizlere A. Saydam diye tanıtan Tarihi Türkiye Komünist Partisi (TKP)'nin ikinci Dünya Savaşı (1940'lı) yıllarındaki (ağır gizlilik şartlarında) faaliyetlerini, bir imparatorluk bakiyesinden ulus devlet yaratma/dayatma projesinin son rötuşlarını tamamlamak üzere Müslüman olmayan halklara uygulanan tasfiye şiddetini ve de 1905 doğumlu yazar/ressam Aram'ın 'iç sesi' ile zaman zaman dalıp gittiği Ermeni Soykırımı yılları fonunda geçen bir film düşünün...

Bir de az konuşmalı, nefis bir sinema şiirselliğinde, asla didaktik olma tuzağına düşmeden kotarılmış, aynı zamanda dalıp gideceğiniz bir doğayla kucaklaşarak özgürlük arayışı filmi olsun bu. Üstelik bir de çok naif, o doğallığa uyumlu bir aşk hikayesi de olsun içinde...



Kendi sinema dilini yaratmayı başaran, giderek ustalaşmış bir yönetmenin, Özcan Alper'in bu coğrafyanın, bu toprakların kadim halklarının RÜZGARIN HATIRALARI filmini izledikten sonra, üç dört cümleyle yapabileceğim özet böyle...

Dün İstanbul'da Beyoğlu Sineması'nda, üstelik gündüz seansında boş olmayan bir salonda izledim filmi. Gişedeki görevliye de seyirci sayılarını sordum. Kendi sinemaları ölçeğinde oldukça iyi olduğunu ve önümüzdeki hafta da gösterimin devam edeceğini söyledi. Sevindim. Halâ gitmemiş olanlara 'sakın kaçırmayın' diyorum... [FOTOĞRAF: Beyoğlu Sineması, Pera-İstanbul, 17 Aralık 2015]


* * *

=====================================================================


10 Ekim 2011 Pazartesi

Başka türlü ya da başka türle aşk... // Sevmek zorunda değilsiniz, ama…



Başka türlü ya da başka türle aşk...


Aşk üzerine dünya dillerinde çok şey yazıldı, söylendi. Tabii, Türkçe’de de... Hatırlıyorum da, “ilk aşk unutulmaz!” diye, “aşk” sloganlaştırılıp siyasi parti faaliyetinin yapıştırıcısı, çekim merkezi daveti olarak bile kullanılmıştı. Önceleri belli bir kesimi toplayabilen o partide şimdi “aşk” mı bitti, yoksa “ilk aşk” tutkusu mu; henüz belli değil. Bilinen, aşkın ayakları yerden kesen, vücut kimyasını değiştiren, dünyaya başka türlü baktıran, insan türünün kendi türleriyle ilişkilerinde de sürdürdüğü “kibirli” duruşunu kıran bir şey olduğu...

Başka “”tür”den bir canlı ile iletişim kuranlar, hele de onlarla yaşamı paylaşanlar bilirler elbette. Onlarla kurulan iletişim de zamanla, tarif edilemez bir başka türden aşka dönüşüverir. Hem de, bu aşk insana –çok fazla bilmediği- kendi türüyle daha derin, daha sahici aşklar yaşamanın sihirli, gizemli anahtarını verir. Üstelik "çaktırmadan...”

* * *



Epey bir zamandır yayınlanmayı bekleyen ‘Yaşam savunusu’ adlı kitabım, 32 yıldır hak savunuculuğu çizgisini ödünsüz sürdüren Belge Yayınları’nın “Doğa ve hayvan hakları” dizisinin ilk kitabı olarak sonunda yayınlandı ve okurla buluştu. Kitaba yazdığım notta belirtmişim; “uzayın derinliğine ve sonsuzluğa bırakılmış haykırışlardı. Yankı buldu, şimdi de kitap oldu...” diye. Haykırışlarımı kitaba dönüştürmeyi tasarlarken yazdığım bir başka notta ise şöyle demişim: “yemeğini vermeden ve akşamki gezintisine çıkarmadan, eve gelir gelmez doğrudan bilgisayarın başına geçtiğimde, bana sinirlenen ve başımda homurdanıp, havlayıp, pantolonumun paçasından çekiştirerek ‘görev başı’ yaptıran, ama hiç darılmayıp, hep bağışlayıp daima seven Cindy...” 

Kitap bu notla çıktı ama... O artık yok!

Annesinin doğumunda başında idim. Elime doğmuştu. O müthiş ana tanıklık etmek istemiştim. Doğduğu günden beri de hiç ayrılmaksızın yaşamı paylaşıyorduk. 19 Mayıs akşamı aramızdan ayrıldı, gitti. Evet, o artık yok...

* * *




14-15 yaşlarında süt bezlerinde bir ur oluştu. Zaman içinde büyüdü. Yaşlıydı, hiç tıbbi müdahale yaptırmak istemiyor, yaşamını doğal şekilde tamamlasın istiyordum. Ama oluşan 'ur' artık patlama noktasına gelince, ameliyata dayanabileceği seklinde tıbbi verileri de aldıktan sonra ameliyat ettirdim. 
Çok iyi idi. Göğsündeki urlar alınmış rahatlamıştı. İyileşti, çabuk toparlandı. 

Ama gel gör ki, 20- 25 gün önce ön sağ bacağının içinden göğsüne doğru çok hızla gelişen ve büyüyen "kanser" yaşamını sonlandırdı. (12 Nisan 1994- 19 Mayıs 2009) Yaşlılıktan ötürü 8 aydır arka bacakları tutmamaya başlamıştı. Her zamanki yaşam seklinde değişiklik olmasın diye ben yaşam şeklimi değiştirdim. Her gün sabah/akşam beline taktığım 'bel tasması' ile çalışmayan arka bacaklarının yerine, belinden kaldırarak, ön ayakları ile olağan gezintilerimizi yapa geldik son 20 güne dek...

Öyle bir bakıyordu ki... "Ne yemek isterim, ne su. Yeter ki yanımda ol. Kokunu hissedeyim yeter bana" diyordu... Sıcak, sımsıcaktı...

Bambaşka bir ilişkiydi, bambaşka bir sevgi tattım, çok şey öğrendim onlardan. Kendini 'en akıllı', 'en zeki' türün mensubu olma böbürlenmesini (palavrasını), onun verdiği ben merkezci bakışı ve tabii kibirliliği terk ettirdi bana. Öğrendiğim en somut şeylerden biri de; insan türüne mensup bireyler olarak, diğer türlerden canlılarla kurulan ilişkinin yerinin hiçbir şeyle doldurulamayacağı...

Bu ilişkiyi ve onlarla yaşamı paylaşmayı herkese tavsiye etmek isterdim aslında. Şimdiki duygularım ve ruh halimle bir tek nedenden ötürü önermiyorum. Yaşam süreleri bizim türden çok daha kısa. İlişkinin sonu mutlaka çok acı bitiyor...

Ama bu ilişkiyi illa yaşamak ve bu ölçülemez sevgi bağını mutlaka kurmak isteyenlere hayvan bakımevlerinden (barınak), bir ya da iki hayvanın sorumluluğunu üstlenerek, onların gıdalarını ve sevgi ihtiyaçlarını karşılamalarını öneriyorum şimdi. Haftada bir iki gün ya da her gün yanlarına giderler, beraber olurlar bir süre, alıp dolaştırırlar ve yeniden ortamlarına geri bırakırlar. [Bildiğim kadarıyla İstanbul, Yedikule Hayvan Bakımevi'nde böyle bir uygulama var... (0212) 633 58 57, Meral Olcay-(0535) 712 63 90 )]


* * *


Yazı boyunca vurguladığım gibi, ben çok şey öğrendim O'ndan, onlardan. “Çaktırmadan” öğretti, öğretmek için değil, kibirsizce, yaşamı paylaşırken farkında olmadan.

Başka türle ilişkinin öğrettikleri, ne "Milli Eğitim"inki gibi kafaya vura vura, ne de ezberci. Varlıkları gibi, dostlukları da çok sahici. Çıkarsız, karşılıksız, temiz, çok temiz...



FOTOĞRAF: Solda, Sheila (Ağustos 1991 - 4 Ocak 2008), sağda, Cindy [Dalmaçyalı] (12 Nisan 1994 - 19 Mayıs 2009).




Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


Bu makale ilk olarak 16 Haziran 2009 tarihinde Sesonline.net internet gazetesinde yayınlanmıştır.] 






===================================



Sevmek zorunda değilsiniz, ama…


Öyle yetiştirildiniz. Kendinizinkinden  başka türe yaklaşamıyorsunuz. (Aslında kendi türünüzdekilere ne denli yakın olduğunuz da kuşkuludur bu durumda ya…) Korkuyorsunuz ya da tiksiniyorsunuz. Sevmek zorunda değilsiniz. Ama karşılaştığınızda bir tekme atmak zorunda da değilsiniz. 


Ya da benzin döküp yakmak. Kuyruğunu kesmek, boynuna sıkıca ip bağlamak... Evet sevmek zorunda değilsiniz gerçekten. Ama hakları olduğunu, en başta da tıpkı sizin gibi yaşama, üreme, türünü sürdürme hakkı olduğunu kabul etmek ve saygı duymak  zorundasınız…

Onlar da tıpkı sizin gibi, yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler. 

Yabani türden olan bütün hayvanlar da, kendi özel doğal çevrelerinde karada,
havada ve suda yaşama ve üreme hakkına sahiptir. 

Hayvanlara fiziki ya da psikolojik acı çektiren “deneyler” yapamazsınız. Unutmayın, hayvanlar da tıpkı sizin gibi, “hissetme yetisine” sahiptir… 


Tıp tarihçileri, yaygın bulaşıcı hastalıklara bağlı ölüm oranlarında 1900’lerden bu yana yaşanan düşüşün, beslenme ve hijyen standartlarının yükselmesine bağlı olduğunu, hayvan deneylerinden elde edilen bulguların bu gelişmede hiçbir payının olmadığını göstermiştir. Tıp alanındaki önemli gelişmelerin büyük kısmı hayvan deneylerinden bağımsız buluşlar sayesinde gerçekleşmiş: Anestezi, stetoskop, morfin, radyum, penisilin, yapay solunum, röntgen ışını, antiseptikler, CAT, MRI ve PET taramaları; bakteriyoloji ve mikrop/bakteri (germ theory) çalışmaları; kolesterol ile kalp hastalığı, sigara ile kanser arasındaki bağın keşfi; HIV virüsünün saptanması vb. Hayvan deneyleri bu ve benzeri gelişmelerde hiçbir rol oynamamış. ( Veriler Peta.org sitesinden edinilmiştir. )

Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye de yararlanamazsınız.  Çünkü, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösterilerin tümü hayvan onuruna aykırıdır...

Hayvan haklarını savunan insanlar, hayvanları “yiyecek” ya da “giyim malzemesi”, eğlence ya da deney aracı olarak kullanmanın çok yanlış olduğuna inanır; bütün hayvanların çıkarlarının en iyi şekilde gözetilmesi gerektiğini ve bir hayvanın çıkarlarının gözetilmesi için mutlaka “şirin”, “insanlara yararlı” ya da “soyu tükenme tehlikesi içinde” olmasının ya da herhangi bir insanın onları sevmesinin gerekmediğini savunurlar…

Sırası gelmişken, bir konuya daha değinmem gerekiyor. Eti için üretilen hayvanları beslemek için o kadar çok tahıl tüketiliyor ki. 
Eğer hepimiz vejetaryen olsaydık dünyada açlık olmazdı. Çünkü, eti için yetiştirilen hayvanlar, verilere göre üretilen mısır ve tahılların yüzde 70’ini tüketiyor. Dünyadaki hayvan sürüleri 8,7 milyar insanın kalori ihtiyacına denk miktarda tahıl tüketiyor... Tahmin edemeyeceğiniz kadar da su… Ahlâki olup olmadığını bir yana koysak bile; düşünebiliyor musunuz ‘sanayi tipi hayvan üretiminin’ insanlığa maliyetini?


Bunları bugün neden mi yazıyorum. Çünkü, 4 Ekim “Dünya Hayvan Hakları Günü”. Yani, tıpkı ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, işkencelere, baskılara, sömürüye karşı çıktığımız gibi, “türcülüğe” de, “bir türün başka bir tür üzerine tahakküm kurmasına” karşı çıktığımızı bir kez daha haykırmanın ve gereklerini yapmanın tam zamanı…

Özgürleşme, hayvanların özgürleşmesini de, sömürü ise; hayvanların sömürülmesini de içeriyor. Hayvanların özgürleşmesi ise; insanların özgürleşmesiyle diyalektik bir  bütünlük taşıyor, unutmayalım…




Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


Bu makale ilk olarak 30 Eylül 2006 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.] 




______________________________________________________
















Darbeler müzeye...

İlkokul birinci sınıfı bitirmiş, okumayı yeni söktürmüştüm. Eh ‘sünnet’ olma vakti de gelmişti. Yaz tatillerinin başlangıcı o zamanlar erkek çocukların ‘sünnet’ olmaları, büyüklerin de o vesile ile şöyle eş, dost bir araya gelerek bir güzel eğlenmelerine vesile olurdu.

O sıralar babam kamu görevlisi olduğundan (dönemin PTT müdürü) sık sık, bir kentten diğerine tayin olurdu. Bu kez Manisa’ya bağlı, Gediz ovasının doğu kesiminde yer alan Alaşehir ilçesinde yerleşik idik. Sünnet töreni için gerekli hazırlıklar yapılmış, davetiyeler bastırılmıştı.



DARBE GELİYOR...

Evde sünnet töreni telaşı yaşanır, davetiyelerden kent dışına gönderilecekler postaya verilmeye hazırlanırken, sabahın çok erken saatlerinde babam bir sevinç çığlığı ile zıplayıp hepimizi uyandırıverdi. O da ne? Babamın yaşadığı bu sevince bakılırsa, ‘çok iyi bir şey’ olmuştu... O sıralar başka alternatifi olmayan radyonun başına toplanmış, pür dikkat söylenenleri dinliyorduk...

Adını sonradan öğreneceğim ve ileriki yaşamımda adını sık sık lanetle anmamı sağlayacak eylemlilikler içinde olacak kalın, tok sesli bir “amca” radyodan sesleniyordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri memleket idaresine el koymuştur... Nato’ya, Cento’ya bağlıyız!..” Tarih: 27 Mayıs 1960!

Hiç unutmuyorum. Rahmetli babam hemen giyinip, üst katı bizim ikamet ettiğimiz lojman olan, bahçeli binanın alt katındaki PTT’yi açıp; “iletişim için, bugün bize çok ihtiyaç olur” düşüncesi ile sabahın altısında görevli diğer memurları da evimizdeki telefonla işbaşına çağırmıştı... (O tarihte her evde telefon yoktu tabii, ama PTT çalışanlarının tümünde vardı.)

Babam apar topar ‘görev başı’ yaptıktan sonra, çocuk aklı ile olanı anlamaya çalışırken anneme, teyzeme, anneanneme sormuş onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışmıştım. Evde herkes hemfikirdi. “Ordu kötü gidişe ‘dur’ demişti!..” Bizim evde herkes aynı şeyi söylediğine göre; “eh, mesele yoktu...”

Günün ilerleyen saatleri içinde bizim evin bahçesinin önünden “davul, zurna sesleri” yükselmeye başladı. Evdekiler olarak, hepimiz pencereye koştuk ne oluyor diye. Aa, ah!.. O da ne? Pek öyle, düğünde, eğlencede falan hiç oynadığına tanık olmadığım, sonraki yıllarda da hiç o halde görmediğim babam, “davul zurna tutmuş”, çevrede birikenlerle birlikte çalıp oynuyorlar...

TOPLUMA EMİRNAME

Alaşehir’de ve Türkiye’nin başka evlerinde durum aynı mıydı, herkes ‘sevinç’ içinde mi idi, onu daha sonraki yıllarda çok daha iyi anlayacak ve kavrayacaktım. Ama o an bizim evde durum böyleydi. Evde babamın başını çektiği ‘sevinç’, Haziran’ın ilk haftalarında bizim “sünnet” günü yaklaşırken aniden bir sessizliğe ve kızgınlığa dönüşüverdi. Sonradan çok sık duyacağım ‘Sıkıyönetim’ sözcüğünün o zamanki adı olan “Örfi İdare”yle çocuk yaşımda tanışmış oldum. Evdeki sessizliğin nedeni de buydu işte. Bizim “sünnet” yatmıştı!.. Davetiyeleri basılan, hazırlıkları yapılan “tören”, evcek o kadar sevinçle karşıladığımız “ihtilal”le berbat olmuştu. Çünkü, kente ve ilgili birimlere çeşitli kanallardan iletilmek üzere yayınlanan Milli Birlik Komitesi bildirilerinden birinde şu “emir” yer alıyordu. “İkinci bir emre kadar, 3 kişinin bir araya gelmesi YASAKTIR!.. Nişan, nikah, düğün vb. toplantılar da ertelenmiştir!..”

Sonradan babam, ilçedeki askeri yetkililere gide gele, görüşe görüşe, davetiyelerde yazılan tarihten epey bir zaman sonra gereken “izni” koparmıştı da, benim sünnet de gerçekleşebilmişti. Tabii davetiyeler ve hazırlıklar da sil baştan...

DARBE ZEMİNİ OLUŞTURMA GÖREVİ

Şimdi o günlerden kalma kalın ciltli bir kitap var elimde. “Ak Devrim” adını taşıyan kitap, hemen ilk yaprağında “Başbakanlık Devlet Basımevi, 1960” ibaresini taşıyor. O zamana göre, “lüks” sayılan bir baskı kalitesine sahip kitap, 27 Mayıs öncesini ve sonrasını darbecilerin gözünden fotoğraflı bir şekilde anlatıyor. Darbecilerin bir nevi “resmi tarih” çalışması yani. O zamanlar tüm devlet kurumlarına dağıtılmış. 1971 yılında da, babam bana armağan etmiş. Cildi biraz yıpranmış diye, tarafımdan ciltlettirilmiş.

İki kez üst üste yapılan seçimlerde, halk oyu ile açık ara iş başına gelmiş bir hükümeti silah zoru ile, zorbalıkla devirme çabalarının panoraması. Bu yazıyı kaleme alırken yeniden göz gezdirdim kitaba. Bugünkü çabaları çok çağrıştırıyor. Cuntaların faaliyetleri, meşru hükümeti devirme gayreti ile kurulan ittifaklar apaçık. Hukukçuların yürüyüşü, Üniversite profesörlerinin cüppeleri ile yürüyüşü. “Ordu-Gençlik el ele” pankartları. Sıklaşan Anıtkabir ziyaretleri. Demokrat Parti yöneticilerinin, hükümet aleyhine gösterilere katılan öğrencileri öldürüp, ‘et kıyma makinelerinde’ imha ettikleri yalanı, daha neler, neler...

DARBELER MÜZEYE...

Geçenlerde Genç Siviller’in, 27 Mayıs darbecilerinin göstermelik mahkemelerini kurdukları ve seçilmişlere zindan ettikleri Yassıada’yı “Demokrasi Adası” yapma ve orada kurulacak bir müze ile, “Darbeleri müzeye kaldırma” kampanyası kapsamında düzenledikleri Yassıada etkinliğine katılmıştım. Dönemin Demokrat Parti mensuplarının yakınlarının da katılımıyla “mahkeme salonunda” gerçekleşen toplantıda idamdan dönen Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın torunu Emine Gürsoy da konuştu. Gürsoy’un anlattıklarını dinlerken, geçmiştekilerle bugünkü girişimlerin ne kadar paralellikler taşıdığını düşündüm. Türkiye’de yaygın olarak ilk kez darbecilerin yargılanmaya hazırlanıldığı şu günlerde evi aranan, ifadeye çağrılan ya da gözaltına alınan, tutuklanan kimi kişiler için söylenenler aklıma geliverdi birden: “Canım, bu saygın kişiler mi darbeci, şu profesörler mi darbeci? Bu dava komplo...”



Tarih belgeleri de açıkça gösteriyor, belgeleri inceleyen Emine Gürsoy da söylüyor. Unutmamak gerekir, silahı eline alıp son noktayı koyan darbeci kadar, akıl hocaları ve darbe zemininin yaratıcıları da suça ortaktır. “Burada aslında 'milli irade' yargılandı. Darbeciler büyükbabamın da içinde bulunduğu çok sayıda tutukluyu ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Darbe destekçisi profesörler, Anayasa hukukçuları, yapılana kılıf uydurmada darbecilere yol gösterdi. Onlara, 'bu tutukladığınız kişilere yönelik 'somut suçlar bulmazsanız, o suçlara istinaden bir yargılama yapmaz ya da yapamaz iseniz, siz 'suçlu' durumuna düşersiniz...' şeklinde yönlendirmelerde bulundular. Onların bu telkinleri ve yönlendirmeleri ile darbeciler (bugün komik duruma düşen)çeşitli suçlar yarattılar, düzmece davalar açtılar. Yine bu darbeci profesörler, idamlar için de çok yol gösterici oldular...”

* * *

Sonradan her darbenin kendi Anayasasını hazırlamasına yol açan bir darbenin, meşru iktidarı alaşağı etmede kitle tabanı yaratmak için yürürlüğe koyduğu Anayasayı bir dönem de olsa “özgürlükçü” diye savunduğum için kendimle yüzleşiyorum. Sonraki darbelerden çok çekmiş, yaşamını sol, sosyalist siyasi mücadeleler içinde geçirmiş biri olarak o darbede yakınlarını kaybeden, acılar çeken herkesten, birey olarak, yurttaş olarak “özür diliyorum!..”

27 Mayıs da, ‘devrim’ falan değil, apaçık, düpedüz bir darbe idi. Favori darbesi olanlara duyurulur...



Yalçın Ergündoğan, 27 Mayıs 2009, Sesonline.net






* * *




=======================================================