13 Şubat 2016 Cumartesi

YALAN LABİRENTİ: Bir yüzleşme filmi..

Geçen yıl oynadığında izleyememiştim. Almanya'nın 2016 Oscar adayı seçilince yeniden gösterime sokulan Yalan Labirenti filmini bugün izledim. 1950'li yılların sonunda geçen film, yirminci yüzyılın (1915-16) Ermeni Soykırımı'ndan sonra yaşanan en büyük soykırımı olan Yahudi Soykırımı'nın gerçekleştiği (1941-45) Almanya'nın Hitler sonrası dönemini çok çarpıcı bir biçimde irdeliyor. 




Filmde, İkinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerinin yıktıkları faşist rejimin ele geçirdileri sorumlularını yargılayıp mahkum etmelerinin ardından, Almanya'nın çok zor da olsa yakın geçmişi ile yüzleşme girişimlerinden bir kesit sunuluyor. 

Auschwitz kampında neler olmuştur, işlenen ağır suçların faili Naziler nerededirler, toplama amplarında kimler ölmüştür? 

Toplama kamplarıyla ilgili binlerce gizli belge galip devletlerden ABD ve SSCB'nin elinde mevcut olsa da, Nazi yetkilileri ve kamptan sağ kurtulmayı başaranlar sessizliklerini sürdürmektedirler... 


1958 yılında, genç savcı Johann, tesadüf eseri bazı kanıtlara ulaşır ve kampta görev almış Nazi subaylarını tek tek sorgulamaya başlar. Eriştiği belgeler korkunçtur. Türlü zorluklar ve engelleme çabalarına rağmen sonunda ele geçirdiği Nazileri tutuklanıp ceza almalarını sağlar. Bu yargılama süreci Alman toplumuna çok sancılı bir yüzleşme süreci de yaşatır. Bir yandan soykırımcıların hemen hiçbirinin 'pişmanlık' duymaması, diğer yandan da genç Alman nüfusunun çoğunun aile büyüklerinin, babalarının suça ortak oldukları gerçeği yüzleşmenin güçlükleri olarak ortadadır... 

Geçmişi ile yüzleşememenin sancılarını yaşayarak, her gün yeni toplumsal suçlara tanık ya da ortak olan Türkiye toplumunun durumu, düşünmek isteyenler için filmin her karesinde akıllara takılıyor. 

Bu filmi KAÇIRMAYIN derim. (Yönetmen: Giulio Ricciarelli Oyuncular: Alexander Fehling, André Szymanski, Friederike Becht) 

[Beyoğlu Sineması, İstanbul. 30 Ocak 2016]. 


* * *


VİDEO:
https://youtu.be/FU3cw4Ck-RY

* * *

=======================================

Brahms Gecesi...

Notre Dame de Sion Lisesi'nce düzenlenen "Soirée Brahms/Brahms Gecesi"ne katıldım. Konser öncesi okulun 160. yılı vesilesiyle düzenlenen sergiyi de izleme fırsatı buldum. Eski İstanbul'a uzanıverdim birden. 




Hem atmosferden, hem de müziğin tınısının ruhumda yansımasından olacak; bu soğuk kış gecesinde içim ısındı, gevşedim. [Johannes Brahms (1833 - 1897)]



Teşekkürler Dame de Sion Lisesi ve sanatçılar: Dimitri Ashkenazy - Klarinet, Nilay Sancar - Keman, Özgecan Günöz Kızılay - Keman, Öykü Koçoğlu - Viyola, Çağlayan Çetin - Viyolonsel, Orçun Orçunsel - Piyano.  


[Harbiye-İstanbul, 21 Ocak 2016]

* * *


===========================================

Doretta'nın Altın Rüyası...

Giderek daha hızlı bir şekilde çoraklaştırılmakta olan bir süreç yaşayan kültür, sanat ortamında, bir bir kapatılan mekanlara, Taksim Meydanı'nda on yılı aşkın süredir AKP & Saray marifetiyle çürümeye terk edilen AKM'ye karşı, BAKIRKÖY Belediyesi'nce İstanbullulara kazandırılan çok nitelikli Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'nde " Doretta'nın Altın Rüyası" operasını keyifle izledim. 




Sanatçılar, yılların imbiğinden süzülerek günümüze uzanmış eserlerle seyirciyi de Doretta'nın o büyülü rüyasının içine almayı başardılar. Öylesine başardılar ki, 80 dakikanın dolmasına yakın, Doretta rüya giysilerinden sıyrılıp, oyunun başındaki giysileri ile yeniden Magda'ya dönüştüğünde, ben de gündelik yaşamın karmaşası ve gerilimine yeniden döneceğimi hissederek bir an irkildim... Ama irkildiğimde de, iliklerime ve el parmak uçlarıma kadar sinirlerimin gevşediğini, yumuşadığının farkına vardım. 



Bir daha ne zaman sahnelenir bilmiyorum ama, tekrarı olursa 'kaçırmayın' derim... 

TEŞEKKÜRLER: Kurgu ve Reji: Natali Boğosyan,  Ara müzikler: Arda Ardaşes Agoşyan, Işık tasarımı: Arek Nişanyan, Magda/Doretta: Natali Boğosyan, Prunier/Florindo: Orçun Orçunsel, Gerçekçi rüyalardan sorumlu İkelos: Arda Ardaşes Agoşyan, Düşler tanrısı Morpheus: Vecihi Ofluoğlu...

* * *



İZLEYEMEYENLER  İÇİN BİLGİ:


» » 13 Mart 2016 Pazar, Saat: 20:00, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, Bakırköy


» »    3 Nisan 2016 Pazar, Saat: 20:00, Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi, Bakırköy

» »   21 Mayıs 2016 Cumartesi, Saat: 20:00, Afife Jale Sahnesi, Ortaköy-Beşiktaş


* *


» »  RÖPORTAJ: 


Natali Boğosyan: 'Kevork Tavityan hocamın öğrettiği adap sayesinde şan, yaşam tarzım oldu' (Sesonline.net)


Okumak için TIKLAYINIZ:

http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=59076


* * *




* * *


Opera şarkıcısı Magda (Natali Boğosyan), besteci ve piyanist arkadaşı Prunier (Orçun Orçunsel) ile oturma odasındaki piyanosunun başında vakit geçirmektedir. Magda Prunier'e aşıktır ancak onun duygularından emin olmadığından bunu ona belli etmez. Prunier üstünde çalıştığı besteyi ona çalar. Bestedeki Doretta'nın gerçek aşkı bulabilmek uğruna kralın servetini reddetmesi Magda'yı çok heyecanlandırır. Bestenin devamını getiremeyen Prunier Magda'dan yardım ister: "Ben bir son düşünemedim. Sen bir tane yaz, zaferim senin olsun!" Magda heyecanla şarkının devamını getirir. Doretta gerçek aşkı bulmuştur. Magda'ya göre Doretta'nın aşkı böyle yaşayabilmesi altından bir rüyadır.... 


[ Bakırköy, İstanbul. 10 Ocak 2016]


* * *



 Eh, adettendir deyip, afişle birlikte bir fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedim...






Yalçın Ergündoğan




* * *


=========================================

Rüzgarın Hatıraları

En önemli kadrolarından biri olan Aram Pehlivanyan'ı bizlere A. Saydam diye tanıtan Tarihi Türkiye Komünist Partisi (TKP)'nin ikinci Dünya Savaşı (1940'lı) yıllarındaki (ağır gizlilik şartlarında) faaliyetlerini, bir imparatorluk bakiyesinden ulus devlet yaratma/dayatma projesinin son rötuşlarını tamamlamak üzere Müslüman olmayan halklara uygulanan tasfiye şiddetini ve de 1905 doğumlu yazar/ressam Aram'ın 'iç sesi' ile zaman zaman dalıp gittiği Ermeni Soykırımı yılları fonunda geçen bir film düşünün...

Bir de az konuşmalı, nefis bir sinema şiirselliğinde, asla didaktik olma tuzağına düşmeden kotarılmış, aynı zamanda dalıp gideceğiniz bir doğayla kucaklaşarak özgürlük arayışı filmi olsun bu. Üstelik bir de çok naif, o doğallığa uyumlu bir aşk hikayesi de olsun içinde...



Kendi sinema dilini yaratmayı başaran, giderek ustalaşmış bir yönetmenin, Özcan Alper'in bu coğrafyanın, bu toprakların kadim halklarının RÜZGARIN HATIRALARI filmini izledikten sonra, üç dört cümleyle yapabileceğim özet böyle...

Dün İstanbul'da Beyoğlu Sineması'nda, üstelik gündüz seansında boş olmayan bir salonda izledim filmi. Gişedeki görevliye de seyirci sayılarını sordum. Kendi sinemaları ölçeğinde oldukça iyi olduğunu ve önümüzdeki hafta da gösterimin devam edeceğini söyledi. Sevindim. Halâ gitmemiş olanlara 'sakın kaçırmayın' diyorum... [FOTOĞRAF: Beyoğlu Sineması, Pera-İstanbul, 17 Aralık 2015]


* * *

=====================================================================


10 Ekim 2011 Pazartesi

Başka türlü ya da başka türle aşk... // Sevmek zorunda değilsiniz, ama…



Başka türlü ya da başka türle aşk...


Aşk üzerine dünya dillerinde çok şey yazıldı, söylendi. Tabii, Türkçe’de de... Hatırlıyorum da, “ilk aşk unutulmaz!” diye, “aşk” sloganlaştırılıp siyasi parti faaliyetinin yapıştırıcısı, çekim merkezi daveti olarak bile kullanılmıştı. Önceleri belli bir kesimi toplayabilen o partide şimdi “aşk” mı bitti, yoksa “ilk aşk” tutkusu mu; henüz belli değil. Bilinen, aşkın ayakları yerden kesen, vücut kimyasını değiştiren, dünyaya başka türlü baktıran, insan türünün kendi türleriyle ilişkilerinde de sürdürdüğü “kibirli” duruşunu kıran bir şey olduğu...

Başka “”tür”den bir canlı ile iletişim kuranlar, hele de onlarla yaşamı paylaşanlar bilirler elbette. Onlarla kurulan iletişim de zamanla, tarif edilemez bir başka türden aşka dönüşüverir. Hem de, bu aşk insana –çok fazla bilmediği- kendi türüyle daha derin, daha sahici aşklar yaşamanın sihirli, gizemli anahtarını verir. Üstelik "çaktırmadan...”

* * *



Epey bir zamandır yayınlanmayı bekleyen ‘Yaşam savunusu’ adlı kitabım, 32 yıldır hak savunuculuğu çizgisini ödünsüz sürdüren Belge Yayınları’nın “Doğa ve hayvan hakları” dizisinin ilk kitabı olarak sonunda yayınlandı ve okurla buluştu. Kitaba yazdığım notta belirtmişim; “uzayın derinliğine ve sonsuzluğa bırakılmış haykırışlardı. Yankı buldu, şimdi de kitap oldu...” diye. Haykırışlarımı kitaba dönüştürmeyi tasarlarken yazdığım bir başka notta ise şöyle demişim: “yemeğini vermeden ve akşamki gezintisine çıkarmadan, eve gelir gelmez doğrudan bilgisayarın başına geçtiğimde, bana sinirlenen ve başımda homurdanıp, havlayıp, pantolonumun paçasından çekiştirerek ‘görev başı’ yaptıran, ama hiç darılmayıp, hep bağışlayıp daima seven Cindy...” 

Kitap bu notla çıktı ama... O artık yok!

Annesinin doğumunda başında idim. Elime doğmuştu. O müthiş ana tanıklık etmek istemiştim. Doğduğu günden beri de hiç ayrılmaksızın yaşamı paylaşıyorduk. 19 Mayıs akşamı aramızdan ayrıldı, gitti. Evet, o artık yok...

* * *




14-15 yaşlarında süt bezlerinde bir ur oluştu. Zaman içinde büyüdü. Yaşlıydı, hiç tıbbi müdahale yaptırmak istemiyor, yaşamını doğal şekilde tamamlasın istiyordum. Ama oluşan 'ur' artık patlama noktasına gelince, ameliyata dayanabileceği seklinde tıbbi verileri de aldıktan sonra ameliyat ettirdim. 
Çok iyi idi. Göğsündeki urlar alınmış rahatlamıştı. İyileşti, çabuk toparlandı. 

Ama gel gör ki, 20- 25 gün önce ön sağ bacağının içinden göğsüne doğru çok hızla gelişen ve büyüyen "kanser" yaşamını sonlandırdı. (12 Nisan 1994- 19 Mayıs 2009) Yaşlılıktan ötürü 8 aydır arka bacakları tutmamaya başlamıştı. Her zamanki yaşam seklinde değişiklik olmasın diye ben yaşam şeklimi değiştirdim. Her gün sabah/akşam beline taktığım 'bel tasması' ile çalışmayan arka bacaklarının yerine, belinden kaldırarak, ön ayakları ile olağan gezintilerimizi yapa geldik son 20 güne dek...

Öyle bir bakıyordu ki... "Ne yemek isterim, ne su. Yeter ki yanımda ol. Kokunu hissedeyim yeter bana" diyordu... Sıcak, sımsıcaktı...

Bambaşka bir ilişkiydi, bambaşka bir sevgi tattım, çok şey öğrendim onlardan. Kendini 'en akıllı', 'en zeki' türün mensubu olma böbürlenmesini (palavrasını), onun verdiği ben merkezci bakışı ve tabii kibirliliği terk ettirdi bana. Öğrendiğim en somut şeylerden biri de; insan türüne mensup bireyler olarak, diğer türlerden canlılarla kurulan ilişkinin yerinin hiçbir şeyle doldurulamayacağı...

Bu ilişkiyi ve onlarla yaşamı paylaşmayı herkese tavsiye etmek isterdim aslında. Şimdiki duygularım ve ruh halimle bir tek nedenden ötürü önermiyorum. Yaşam süreleri bizim türden çok daha kısa. İlişkinin sonu mutlaka çok acı bitiyor...

Ama bu ilişkiyi illa yaşamak ve bu ölçülemez sevgi bağını mutlaka kurmak isteyenlere hayvan bakımevlerinden (barınak), bir ya da iki hayvanın sorumluluğunu üstlenerek, onların gıdalarını ve sevgi ihtiyaçlarını karşılamalarını öneriyorum şimdi. Haftada bir iki gün ya da her gün yanlarına giderler, beraber olurlar bir süre, alıp dolaştırırlar ve yeniden ortamlarına geri bırakırlar. [Bildiğim kadarıyla İstanbul, Yedikule Hayvan Bakımevi'nde böyle bir uygulama var... (0212) 633 58 57, Meral Olcay-(0535) 712 63 90 )]


* * *


Yazı boyunca vurguladığım gibi, ben çok şey öğrendim O'ndan, onlardan. “Çaktırmadan” öğretti, öğretmek için değil, kibirsizce, yaşamı paylaşırken farkında olmadan.

Başka türle ilişkinin öğrettikleri, ne "Milli Eğitim"inki gibi kafaya vura vura, ne de ezberci. Varlıkları gibi, dostlukları da çok sahici. Çıkarsız, karşılıksız, temiz, çok temiz...



FOTOĞRAF: Solda, Sheila (Ağustos 1991 - 4 Ocak 2008), sağda, Cindy [Dalmaçyalı] (12 Nisan 1994 - 19 Mayıs 2009).




Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


Bu makale ilk olarak 16 Haziran 2009 tarihinde Sesonline.net internet gazetesinde yayınlanmıştır.] 






===================================



Sevmek zorunda değilsiniz, ama…


Öyle yetiştirildiniz. Kendinizinkinden  başka türe yaklaşamıyorsunuz. (Aslında kendi türünüzdekilere ne denli yakın olduğunuz da kuşkuludur bu durumda ya…) Korkuyorsunuz ya da tiksiniyorsunuz. Sevmek zorunda değilsiniz. Ama karşılaştığınızda bir tekme atmak zorunda da değilsiniz. 


Ya da benzin döküp yakmak. Kuyruğunu kesmek, boynuna sıkıca ip bağlamak... Evet sevmek zorunda değilsiniz gerçekten. Ama hakları olduğunu, en başta da tıpkı sizin gibi yaşama, üreme, türünü sürdürme hakkı olduğunu kabul etmek ve saygı duymak  zorundasınız…

Onlar da tıpkı sizin gibi, yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler. 

Yabani türden olan bütün hayvanlar da, kendi özel doğal çevrelerinde karada,
havada ve suda yaşama ve üreme hakkına sahiptir. 

Hayvanlara fiziki ya da psikolojik acı çektiren “deneyler” yapamazsınız. Unutmayın, hayvanlar da tıpkı sizin gibi, “hissetme yetisine” sahiptir… 


Tıp tarihçileri, yaygın bulaşıcı hastalıklara bağlı ölüm oranlarında 1900’lerden bu yana yaşanan düşüşün, beslenme ve hijyen standartlarının yükselmesine bağlı olduğunu, hayvan deneylerinden elde edilen bulguların bu gelişmede hiçbir payının olmadığını göstermiştir. Tıp alanındaki önemli gelişmelerin büyük kısmı hayvan deneylerinden bağımsız buluşlar sayesinde gerçekleşmiş: Anestezi, stetoskop, morfin, radyum, penisilin, yapay solunum, röntgen ışını, antiseptikler, CAT, MRI ve PET taramaları; bakteriyoloji ve mikrop/bakteri (germ theory) çalışmaları; kolesterol ile kalp hastalığı, sigara ile kanser arasındaki bağın keşfi; HIV virüsünün saptanması vb. Hayvan deneyleri bu ve benzeri gelişmelerde hiçbir rol oynamamış. ( Veriler Peta.org sitesinden edinilmiştir. )

Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye de yararlanamazsınız.  Çünkü, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösterilerin tümü hayvan onuruna aykırıdır...

Hayvan haklarını savunan insanlar, hayvanları “yiyecek” ya da “giyim malzemesi”, eğlence ya da deney aracı olarak kullanmanın çok yanlış olduğuna inanır; bütün hayvanların çıkarlarının en iyi şekilde gözetilmesi gerektiğini ve bir hayvanın çıkarlarının gözetilmesi için mutlaka “şirin”, “insanlara yararlı” ya da “soyu tükenme tehlikesi içinde” olmasının ya da herhangi bir insanın onları sevmesinin gerekmediğini savunurlar…

Sırası gelmişken, bir konuya daha değinmem gerekiyor. Eti için üretilen hayvanları beslemek için o kadar çok tahıl tüketiliyor ki. 
Eğer hepimiz vejetaryen olsaydık dünyada açlık olmazdı. Çünkü, eti için yetiştirilen hayvanlar, verilere göre üretilen mısır ve tahılların yüzde 70’ini tüketiyor. Dünyadaki hayvan sürüleri 8,7 milyar insanın kalori ihtiyacına denk miktarda tahıl tüketiyor... Tahmin edemeyeceğiniz kadar da su… Ahlâki olup olmadığını bir yana koysak bile; düşünebiliyor musunuz ‘sanayi tipi hayvan üretiminin’ insanlığa maliyetini?


Bunları bugün neden mi yazıyorum. Çünkü, 4 Ekim “Dünya Hayvan Hakları Günü”. Yani, tıpkı ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, işkencelere, baskılara, sömürüye karşı çıktığımız gibi, “türcülüğe” de, “bir türün başka bir tür üzerine tahakküm kurmasına” karşı çıktığımızı bir kez daha haykırmanın ve gereklerini yapmanın tam zamanı…

Özgürleşme, hayvanların özgürleşmesini de, sömürü ise; hayvanların sömürülmesini de içeriyor. Hayvanların özgürleşmesi ise; insanların özgürleşmesiyle diyalektik bir  bütünlük taşıyor, unutmayalım…




Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


Bu makale ilk olarak 30 Eylül 2006 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlanmıştır.] 




______________________________________________________
















Darbeler müzeye...

İlkokul birinci sınıfı bitirmiş, okumayı yeni söktürmüştüm. Eh ‘sünnet’ olma vakti de gelmişti. Yaz tatillerinin başlangıcı o zamanlar erkek çocukların ‘sünnet’ olmaları, büyüklerin de o vesile ile şöyle eş, dost bir araya gelerek bir güzel eğlenmelerine vesile olurdu.

O sıralar babam kamu görevlisi olduğundan (dönemin PTT müdürü) sık sık, bir kentten diğerine tayin olurdu. Bu kez Manisa’ya bağlı, Gediz ovasının doğu kesiminde yer alan Alaşehir ilçesinde yerleşik idik. Sünnet töreni için gerekli hazırlıklar yapılmış, davetiyeler bastırılmıştı.



DARBE GELİYOR...

Evde sünnet töreni telaşı yaşanır, davetiyelerden kent dışına gönderilecekler postaya verilmeye hazırlanırken, sabahın çok erken saatlerinde babam bir sevinç çığlığı ile zıplayıp hepimizi uyandırıverdi. O da ne? Babamın yaşadığı bu sevince bakılırsa, ‘çok iyi bir şey’ olmuştu... O sıralar başka alternatifi olmayan radyonun başına toplanmış, pür dikkat söylenenleri dinliyorduk...

Adını sonradan öğreneceğim ve ileriki yaşamımda adını sık sık lanetle anmamı sağlayacak eylemlilikler içinde olacak kalın, tok sesli bir “amca” radyodan sesleniyordu: “Türk Silahlı Kuvvetleri memleket idaresine el koymuştur... Nato’ya, Cento’ya bağlıyız!..” Tarih: 27 Mayıs 1960!

Hiç unutmuyorum. Rahmetli babam hemen giyinip, üst katı bizim ikamet ettiğimiz lojman olan, bahçeli binanın alt katındaki PTT’yi açıp; “iletişim için, bugün bize çok ihtiyaç olur” düşüncesi ile sabahın altısında görevli diğer memurları da evimizdeki telefonla işbaşına çağırmıştı... (O tarihte her evde telefon yoktu tabii, ama PTT çalışanlarının tümünde vardı.)

Babam apar topar ‘görev başı’ yaptıktan sonra, çocuk aklı ile olanı anlamaya çalışırken anneme, teyzeme, anneanneme sormuş onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışmıştım. Evde herkes hemfikirdi. “Ordu kötü gidişe ‘dur’ demişti!..” Bizim evde herkes aynı şeyi söylediğine göre; “eh, mesele yoktu...”

Günün ilerleyen saatleri içinde bizim evin bahçesinin önünden “davul, zurna sesleri” yükselmeye başladı. Evdekiler olarak, hepimiz pencereye koştuk ne oluyor diye. Aa, ah!.. O da ne? Pek öyle, düğünde, eğlencede falan hiç oynadığına tanık olmadığım, sonraki yıllarda da hiç o halde görmediğim babam, “davul zurna tutmuş”, çevrede birikenlerle birlikte çalıp oynuyorlar...

TOPLUMA EMİRNAME

Alaşehir’de ve Türkiye’nin başka evlerinde durum aynı mıydı, herkes ‘sevinç’ içinde mi idi, onu daha sonraki yıllarda çok daha iyi anlayacak ve kavrayacaktım. Ama o an bizim evde durum böyleydi. Evde babamın başını çektiği ‘sevinç’, Haziran’ın ilk haftalarında bizim “sünnet” günü yaklaşırken aniden bir sessizliğe ve kızgınlığa dönüşüverdi. Sonradan çok sık duyacağım ‘Sıkıyönetim’ sözcüğünün o zamanki adı olan “Örfi İdare”yle çocuk yaşımda tanışmış oldum. Evdeki sessizliğin nedeni de buydu işte. Bizim “sünnet” yatmıştı!.. Davetiyeleri basılan, hazırlıkları yapılan “tören”, evcek o kadar sevinçle karşıladığımız “ihtilal”le berbat olmuştu. Çünkü, kente ve ilgili birimlere çeşitli kanallardan iletilmek üzere yayınlanan Milli Birlik Komitesi bildirilerinden birinde şu “emir” yer alıyordu. “İkinci bir emre kadar, 3 kişinin bir araya gelmesi YASAKTIR!.. Nişan, nikah, düğün vb. toplantılar da ertelenmiştir!..”

Sonradan babam, ilçedeki askeri yetkililere gide gele, görüşe görüşe, davetiyelerde yazılan tarihten epey bir zaman sonra gereken “izni” koparmıştı da, benim sünnet de gerçekleşebilmişti. Tabii davetiyeler ve hazırlıklar da sil baştan...

DARBE ZEMİNİ OLUŞTURMA GÖREVİ

Şimdi o günlerden kalma kalın ciltli bir kitap var elimde. “Ak Devrim” adını taşıyan kitap, hemen ilk yaprağında “Başbakanlık Devlet Basımevi, 1960” ibaresini taşıyor. O zamana göre, “lüks” sayılan bir baskı kalitesine sahip kitap, 27 Mayıs öncesini ve sonrasını darbecilerin gözünden fotoğraflı bir şekilde anlatıyor. Darbecilerin bir nevi “resmi tarih” çalışması yani. O zamanlar tüm devlet kurumlarına dağıtılmış. 1971 yılında da, babam bana armağan etmiş. Cildi biraz yıpranmış diye, tarafımdan ciltlettirilmiş.

İki kez üst üste yapılan seçimlerde, halk oyu ile açık ara iş başına gelmiş bir hükümeti silah zoru ile, zorbalıkla devirme çabalarının panoraması. Bu yazıyı kaleme alırken yeniden göz gezdirdim kitaba. Bugünkü çabaları çok çağrıştırıyor. Cuntaların faaliyetleri, meşru hükümeti devirme gayreti ile kurulan ittifaklar apaçık. Hukukçuların yürüyüşü, Üniversite profesörlerinin cüppeleri ile yürüyüşü. “Ordu-Gençlik el ele” pankartları. Sıklaşan Anıtkabir ziyaretleri. Demokrat Parti yöneticilerinin, hükümet aleyhine gösterilere katılan öğrencileri öldürüp, ‘et kıyma makinelerinde’ imha ettikleri yalanı, daha neler, neler...

DARBELER MÜZEYE...

Geçenlerde Genç Siviller’in, 27 Mayıs darbecilerinin göstermelik mahkemelerini kurdukları ve seçilmişlere zindan ettikleri Yassıada’yı “Demokrasi Adası” yapma ve orada kurulacak bir müze ile, “Darbeleri müzeye kaldırma” kampanyası kapsamında düzenledikleri Yassıada etkinliğine katılmıştım. Dönemin Demokrat Parti mensuplarının yakınlarının da katılımıyla “mahkeme salonunda” gerçekleşen toplantıda idamdan dönen Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın torunu Emine Gürsoy da konuştu. Gürsoy’un anlattıklarını dinlerken, geçmiştekilerle bugünkü girişimlerin ne kadar paralellikler taşıdığını düşündüm. Türkiye’de yaygın olarak ilk kez darbecilerin yargılanmaya hazırlanıldığı şu günlerde evi aranan, ifadeye çağrılan ya da gözaltına alınan, tutuklanan kimi kişiler için söylenenler aklıma geliverdi birden: “Canım, bu saygın kişiler mi darbeci, şu profesörler mi darbeci? Bu dava komplo...”



Tarih belgeleri de açıkça gösteriyor, belgeleri inceleyen Emine Gürsoy da söylüyor. Unutmamak gerekir, silahı eline alıp son noktayı koyan darbeci kadar, akıl hocaları ve darbe zemininin yaratıcıları da suça ortaktır. “Burada aslında 'milli irade' yargılandı. Darbeciler büyükbabamın da içinde bulunduğu çok sayıda tutukluyu ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Darbe destekçisi profesörler, Anayasa hukukçuları, yapılana kılıf uydurmada darbecilere yol gösterdi. Onlara, 'bu tutukladığınız kişilere yönelik 'somut suçlar bulmazsanız, o suçlara istinaden bir yargılama yapmaz ya da yapamaz iseniz, siz 'suçlu' durumuna düşersiniz...' şeklinde yönlendirmelerde bulundular. Onların bu telkinleri ve yönlendirmeleri ile darbeciler (bugün komik duruma düşen)çeşitli suçlar yarattılar, düzmece davalar açtılar. Yine bu darbeci profesörler, idamlar için de çok yol gösterici oldular...”

* * *

Sonradan her darbenin kendi Anayasasını hazırlamasına yol açan bir darbenin, meşru iktidarı alaşağı etmede kitle tabanı yaratmak için yürürlüğe koyduğu Anayasayı bir dönem de olsa “özgürlükçü” diye savunduğum için kendimle yüzleşiyorum. Sonraki darbelerden çok çekmiş, yaşamını sol, sosyalist siyasi mücadeleler içinde geçirmiş biri olarak o darbede yakınlarını kaybeden, acılar çeken herkesten, birey olarak, yurttaş olarak “özür diliyorum!..”

27 Mayıs da, ‘devrim’ falan değil, apaçık, düpedüz bir darbe idi. Favori darbesi olanlara duyurulur...



Yalçın Ergündoğan, 27 Mayıs 2009, Sesonline.net






* * *




=======================================================


21 Şubat 2008 Perşembe

Hayvan özgürleşmesi, insan özgürleşmesidir...


WikiLeaks, 'Stratfor' (gölge istihbarat örgütü) dosyasını açtığında, Coca-Cola'nın ‘Gölge CIA’ diye bilinen Stratfor’a hayvan hakları örgütü PETA’yı izletmiş olduğunu da öğrendik. Stratfor’un sayısız “büyük” müşterilerinden Coca-Cola, hayvan haklarını savunan ve dikkat çekici, gündem belirleyen protestolarıyla öne çıkan ABD merkezli 'Hayvanlara Etik Davranış İçin Mücadele Edenler Birliği' (PETA)'yı izletmiş ve örgüt hakkında istihbarat istemiş. 


2005 yılında da, FBI, ABD'nin en büyük tehlikesinin, çevreciler ve hayvan hakları savunucuları olduğuna ilişkin bir alarm vermişti. ABD'nin genel anlamda 'terörist' eylemlerden, El Kaide gibi yabancı yapılanmalar dışında çevreci ve hayvan hakları gurupları gibi sivil toplum kuruluşlarını sorumlu tutması o dönemde, Senato'daki Çevre ve Sosyal Hizmetler Komitesi'nin şaşkınlığına ve tepkisine neden olmuştu. Suçlamaları yapan FBI yetkililerinin en çok üzerinde durduğu iki grup, ABD merkezli gruplar olan Hayvan Kurtuluş Cephesi 'Animal Liberation Front' (ALF) ve 
'Dünya Kurtuluş Cephesi' (Earth Liberation Front (ELF) olmuştu. Bu gurupların yanısıra, çevreciler ve hayvan hakları savunucularından oluşan listeye, FBI İngiltere merkezli Huntingdon'daki "Hayvan Zalimliğine Son Örgütü" (SHAC)'nü de katmıştı. SHAC, Huntingdon'daki Yaşam Bilimleri Laboratuvarı'nda engelli hayvanları iyileştiren ve dünya çapında örgütlendiğini belirten bir kuruluş. SHAC ise; o tarihte yaptığı açıklamada dünyanın hiçbir yerinde illegal eylemlere destek vermediklerini,amaçlarının hayvanlara yönelik zalimliği durdurmak olduğunu belirtmişti…

Egemen güçler tarafından bu denli tedirgin edici bir hareket olarak görülmeye başlayan hayvan hakları mücadelesi hangi temeller üzerinde yükseliyor, beraber bakalım.



1871 yılında birçok bilim insanı, Charles Darwin’in ortaya çıkardığı evrim kuramını kabul etmeye başladı. Darwin’in İnsanın Türeyişi kitabı yayımlandıktan sonra insanlar ilk kez tanrının kendi suretinde yarattığı ve diğer hayvanlardan ayrı tuttuğu canlılar olmadıklarını, tam tersine diğerleri gibi birer hayvan olduklarının farkına vardılar. Darwin’in evrim kuramının ortaya atıldığı yıllarda insanlar hayvanları aşağı canlılar olarak görüyorlardı. Darwin’in evrim kuramıyla birlikte insanlarla hayvanlar arasın­daki farkların genellikle varsayıldığı kadar büyük olmadığı dikkate değer bir düşünce olarak gelişmeye başladı.

İnsanlık tarihinin çeşitli evrelerinde gelişen ve yaşanan gelişmeler, insan türünün bir entelektüel devrim yaşamasına da vesile oldu. Ne var ki, insan hâlâ diğer türler üzerin­de büyük bir zorbalık uyguluyor, günümüzde kapitalist üretim ilişkilerinin yol alması ile insan türü, muhtemelen hayvanlara tarihin bütün dönemlerinden daha fazla acı çektirir hale geldi.

Hayvan hakları kuramcılarının önde gelenlerinden Gary L. Francione’a göre, “Hayvanlar sadece meta olarak görülmeye devam ettikleri sürece, onlara karşı uygu­lan muamelelerde anlamlı farklılıklar gerçekleşmez.” Günümüzde insan türünün ortak aklı, çeşitli zihinsel değişimler geçirmiş olsa da, hayvanların meta olarak görülmesi yaklaşımında maalesef köklü bir değişiklik olmamıştır…”

Günümüzde, özellikle de Türkiye’de, “hayvan korumacılık” ya da “hayvan severlik” diye algıladığımız şey tümüyle hayvan haklarını kapsamıyor.

Gündelik yaşamda karşı­laştığımız sokak hayvanlarına ve onları korumaya yönelik bilgileri ve yaklaşımları içe­riyor. Oysa ki, dünyada hayvan hakları mücadelesinin çok daha geniş boyutlar aldığını, bu mücadelenin tıpkı insan hakları mücadelesi gibi, cinsiyet ayrımcılığına, ırkçılığa karşı mücadele ve benzeri hak mücadeleleriyle eklemlendiğinin farkındayız artık.

Hayvan Özgürleşmesi kitabının yazarı felsefeci Peter Singer hayvan hakları konusuna şöyle yaklaşıyor:

“Siyah Özgürleşmesi, Eşcinsel Özgürleşmesi vb. hareketlere aşinayız. Kadın Özgürleşmesi hareketinin de doğmasının ardından bazı kişiler bu yolun sonuna gelindiğini dü­şündüler. Cinsiyet temeline dayalı ayrımcılık, evrensel olarak kabul edilen, gizlemeye gerek duyulmadan uygulanan, eskiden beri ırksal azınlıklara karşı hiçbir önyargıları olmamasıyla övünen liberal çevrelerde bile geçerli olan son ayrımcılık biçimidir, dendi. Ama ‘son ayrımcılık biçimi’ ifadesini kullanırken daima dikkatli olmalıyız.


Daha sonra, insanlar ve insan dışı hayvanlar arasındaki bariz farklılıklara rağmen, acı çekme yetisi açısından onlarla aramızda bir fark olmadığını ve bu durumun onların da tıpkı bizim gibi çıkarları olduğu anlamına geldiğini belirtmiştim. Sırf bizimle aynı türe mensup olmadıkları gerekçesiyle onların çıkarlarını göz ardı eder ya da önemsiz görürsek, kaba ırkçıların ve cinsiyetçilerin mantığını benimsemiş oluruz. Irkçılar ve cinsiyetçiler de, kendi ırklarına ve cinsiyetlerine mensup kişilerin, diğer tüm özellikle­rinden ve niteliklerinden bağımsız olarak, sırf bu özelliklerinden dolayı daha üstün bir ahlaksal statüye sahip olduklarını düşünürler. Çoğu insan akıl yürütme yetisi ve diğer zihinsel yetiler açısından insan dışı hayvanlardan daha üstün olabilir; ama bu, insanlarla hayvanlar arasında çizdiğimiz çizgiyi haklı çıkarmaya yetmez…”

Gündelik dilde sık sık kullanageldiğimiz “hayvan sever” ya da “hayvan korumacılar”la, “hayvan hakları savunucuları”nı birbirinden ayırmak gerekiyor. İlk iki gruptakiler ile “hayvan hakları savunucuları”nı kalın çizgilerle ayırt eden en önemli nokta, hay­van hakları savunucularının ayrım gözetmeksizin tüm hayvan türlerinin hakları ve özgürlüklerini savunmasıdır. Hayvan haklarını savunanlar, hayvanları “yiyecek” ya da “giyim malzemesi”, “eğlence” ya da “deney aracı” olarak kullanmanın çok yanlış olduğuna ve bu davranışla mücadele edilmesi gerektiğine inanır.





Hayvan hakları konusunda, alışılmış kavrayışa, karşı çıkış yaklaşımı üzerine konuya kafa yoranlardan Tom Regan şöyle der:

“Bireyler eşit içsel değere sahipse, onlara gösterilecek muameleyi bir adalet meselesi olarak belirleyen her ilke, onların eşit değerini göz önüne almalıdır. Şu ilke (saygı il­kesi) bu koşulu yerine getirir: İçsel değere sahip bireylere, içsel değerlerine saygılı bir şekilde davranmalıyız. Saygı ilkesi, eşitlikçi, mükemmelci olmayan bir biçimsel adalet yorumu ortaya koyar. Bu ilke, içsel değere sahip bazı bireylere (örneğin sanatsal ya da bilimsel erdemlere sahip olanlara) göstereceğimiz muamele için geçerli olmakla kal­maz, içsel değere sahip bütün bireylere içsel değerlerine saygılı bir şekilde muamele etmemizi emreder, dolayısıyla bir yaşamın öznesi olma kriterine uyan bütün bireylerin saygın muamele görmesini şart koşar. Ahlaken ister etkin ister edilgin olsunlar, biz bu varlıklara eşit içsel değerlerine saygılı şekilde muamele etmeliyiz.

Hayvanlara saygı göstermek, bir nezaket meselesi değildir, bir adalet meselesidir. Çocuklara, zihinsel gelişimini tamamlamamış olanlara, demanslı yaşlılara ya da ahlaken edilgin diğer varlıklara karşı görevlerimizin temelinde, ahlaken etkin varlıkların “duygusal ilgileri” yatmaz; onların içsel değerine saygı duyulması yatar. Ahlaken etkin varlıkların ahlaken ayrıcalıklı konumda oldukları anlayışı, mitten ibarettir.

Hayvan hakları kuramı için sunduğumuz argümanlar bunlar. Eğer bunlar sağlamsa, hayvanlar da bizim gibi bazı temel haklara sahip demektir.(özellikle de, içsel değer sahibi varlıklar olarak adalet gereği hak ettikleri saygılı muameleyi görme hakkına.)"




TÜRCÜLÜK DE, IRKÇILIK GİBİ...

Bir hayvanın güzel ya da cana yakın olması, sevimliliği gibi ölçütler hayvan hakları savunucularının mücadelesinde belirleyici değildir. Hayvanları sevmek zorunluluğu yoktur. Ama haklarına saygı göstermek zorunludur. Hayvan hakları savunucuları, bütün hayvanların çıkarlarının en iyi şekilde gözetilmesi gerektiğini düşünür ve bir hayvanın çıkarlarının gözetilmesi için o hayvanın mutlaka “şirin”, “insanlara yararlı” ya da “soyunun tükenme tehlikesi içinde olması”nın ya da herhangi bir insanın onları sevmesinin gerekmediğini savunur. Bu düşünce ve yaklaşım uyarınca “sanayi tipi üre­tim” olarak adlandırılan ve hayvanların en ağır işkenceler altında bulunduğu hayvan üreticiliğine karşı çıkar.

HAYVANLARIN DENEYLERDE KULLANILMASI

Hayvanların özgürleşmesinin insanların özgürleşmesiyle diyalektik bir bütünlük taşı­dığı unutulmamalıdır.

Hayvanlar da tıpkı insanlar gibi eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler. Yabani türden olan bütün hayvanlar da, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üreme hakkına sahiptir.

Hayvanlar tıpkı insanlar gibi, hissetme yetisine sahiptir. Oysa, tüm dünyadaki karşı çıkışlara rağmen hayvanlar üzerinde onlara fiziki ya da psikolojik acı çektiren deneyler yapılabiliyor.

PETA’nın (People For The Ethical Treatment of Animals /Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler Derneği) yaptığı kaynak taramaları ve elde ettiği verilere göre, tıp tarihçileri, yaygın bulaşıcı hastalıklara bağlı ölüm oranlarında 1900’lerden bu yana yaşanan düşüşün, beslenme ve hijyen standartlarının yükselmesine bağlı olduğunu, hayvan deneylerinden elde edilen bulguların bu gelişmede hiçbir payının olmadığını göstermiştir. Tıp alanındaki önemli gelişmelerin büyük kısmı hayvan deneylerinden bağımsız buluşlar sayesinde gerçekleşmiştir: Anestezi, stetoskop, morfin, radyum, penisilin, yapay solunum, röntgen ışını, antiseptikler, CAT, MRI ve PET taramaları; bakteriyoloji ve mikrop/bakteri çalışmaları; kolesterol ile kalp hastalığı, sigara ile kanser arasındaki bağın keşfi; HIV virüsünün saptanması vb. Hayvan deneyleri bu ve benzeri gelişme­lerde hiçbir rol oynamamıştır. Deney verileri, iki milyonu aşkın üyesiyle dünyanın en büyük hayvan hakları örgütü olan Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler Derneği’nin (PETA, People For The Ethical Treatment of Animals) http://peta.org sitesinden edinilmiştir.





İnsan türü, ben merkezci. Kibirli. En “akıllı”, en “zeki” hayvan türü olduğu iddiasında. Hatta kendisini bir hayvan türü olarak dahi görmüyor. Tüm dünyada, “en akıllı” olduğunu sanan insan türünün içinden daha akıllı olduğunu iddia edenlerin kurduğu düzenlerin bugün vardığı nokta, “kâr daha fazla kâr” güdüsüyle varlığını ancak sürdü­rebiliyor. Bu durum da her şeyin alınıp satılabilir hâle dönüştürülmesine neden oluyor. Doğaya da, canlı yaşamına bakışta da bu yaklaşım etkili. Diğer tüm canlı türleriyle birlikte üzerinde yaşadığımız gezegen, “insan türü”nün açık tehdidi altında. Bu teh­didi durdurmak mümkün elbette.

Doğanın da hayvanların da ne kendilerini savunacak avukatları, ne çıkarlarını ko­ruyacak sendikaları, ne de oy hakları var. Tam da bu nedenle, tüm canlıların yaşam haklarını savunan, onlarla birlikte, yaşamı eşit ve adilce paylaşabilmek için, türcülüğü reddeden bir noktadan baskı ve sömürüye karşı çıkan duyarlı insanlara çok iş düşüyor. Unutmamak lazım ki; dünya yalnız bizim değil...

___________________



KAYNAKLAR VE İLGİLİ KİTAPLAR

- Anna E. Charlton, Sue Coe, Gary L. Francione. 2005. Sol Neden Hayvan Haklarını Desteklemeli? Birikim 195: 51-55.

- Birikim Dergisi. Say: 195 (2005). Hayvan-İnsan: Hak, Şefkat, Sorumluluk.

- Boria Sax. 2006. Toplumun Aynasında Karga. İstanbul: Kitap Yayınevi.

- Celal Ülgen ve Coşkun Onan, yayına hazırlayanlar. 2010. Türk Hukukunda Hayvan Hakları Mevzuatı: Yasa-Yönetmelik-Genelge Ve Yararlı Bilgiler. İstanbul: İstanbul Barosu Yayınları.

- Gary L. Francione. 2008. Hayvan Haklarına Giriş: Çocuğunuz mu Köpeğiniz mi? İstanbul: İletişim Yayınları.

- Notos 21 (2010). Hayvan Hakları, Hayvanlar İçin Hukuk, İnsanların Hayvanlara Ettikleri.

- İsmet Sungurbey. 1999. Hayvan Hakları. İstanbul: Maltepe Üniversitesi Yayınları.

- Jeffrey Moussaief Masson. 2003. Köpekler Aşk Hakkında Asla Yalan Söylemez. İstanbul: Kitap Yayınevi.

- Konrad Lorenz. 2006. Hz. Süleyman’ın Yüzüğü. İstanbul: Cumhuriyet Kitapları.

- Leslie Irvine. 2011. Biz ve Onlar. İstanbul: İletişim Yayınları.

- Marc Bekoff. 2002. Düşünen Hayvanlar. İstanbul: Kitap Yayınevi.

- Michael Tobias. 2006. Öfke. İstanbul: Versus Yayınları.

- Peter Singer. 2005. Hayvan Özgürleşmesi. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

- Peter Singer. 2005. “Hayvan Özgürleşmesinin 30. Yılı”, Birikim 195: 22-30.

- Tamer Dodurka. 2005. Köpeklerde Davranış Sorunları: Genel Bir Yaklaşım. İstanbul: Remzi Kitabevi.

- Tom Regan. 2007. Kafesler Boşalsın. İstanbul: İletişim Yayınları.

- Tom Regan. 2005. Hayvan Hakları İçin Temel Argümanlar. Birikim 195: 31-36.

- Yalçın Ergündoğan. 2009. Yaşam Savunusu. İstanbul: Belge Yayınları.

- Hazırlayanlar: İrfan Aktan, Serap Öztürk, Zelal Ayman, Ali Fuat Sütlü, Nazmiye Güçlü, Cengiz Çiftçi, Celal İnal, Arzu Kaykı, Yalçın Ergündoğan, Şadiye Dönümcü, İbrahim Vurgun Kavlak, Cihan Uzunçarşılı Baysal. 2011 (2. Baskı) Türkiye’de Hak Temelli Sivil Toplum Örgütleri Sorunlar ve Çözüm Arayışları. Ankara: STGM Yayınları.





[Bu makale, Altüst Dergisi'nin Nisan-Mayıs 2012, 6. sayısında yayınlanan aynı adlı makalenin genişletilmiş halidir...         4 Ekim 2012, Sesonline.net]






* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________