21 Şubat 2025 Cuma

Tarih Buluşmaları: Hristiyanlık Tarihinde Problemler ve Tartışmalar / Efes Konsilleri...

Tarih Buluşmaları: Hristiyanlık Tarihinde Problemler ve Tartışmalar / Efes Konsilleri...


İzmir, Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi'nde gerçekleşmekte olan "Tarih Buluşmaları" kapsamında, "Hristiyanlık Tarihinde Problemler ve Tartışmalar: Efes Konsilleri" konulu oturuma katıldım.

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, 'Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi' Tarih Bölümü - Eskiçağ Tarihi Öğretim Üyesi Dr. Ceren Pilevneli Çubuk sunumununda Anadolu topraklarında uzun yıllar hüküm süren Doğu Roma İmparatorluğu’nun siyasi, toplumsal ve hukuki yapısının üzerindeki etkilerini anlattı.

İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi, Öğretim Üyesi Dr. Ceren Pilevneli Çubuk


İlgiyle izlenen sunumda ağırlıklı olarak Hristiyanlığın erken dönemlerinde yaşanan problemler ve tartışmalara değinildi.


Katolik ve Ortodokslar tarafından resmi olarak kabul edilen, Hristiyanlığın itikat esaslarını belirleyen ilk yedi ekümenik konsilin Anadolu’daki şehirlerde toplanmış olması, ilk yedi kilisenin bu bölgelerde bulunması konularının tarihsel önemi üzerinde duruldu.


İznik ve Efes Konsilleri'ne ve dönem içindeki ağırlıkları üzerinde duruldu.
Üzerinde yaşadığımız coğrafyada varlığını sürdüren Doğu Roma İmparatorluğu döneminde din ve siyaset ilişkileri ve Konsiller arası tartışmalardan örnekler sunuldu.

Döneme ait görsellerle zenginleştirilen sunumun ardından, toplantı katılımcıların konu üzerine kısa yorum ve sorularıyla sonlandı. #CerenPilevneliÇubuk

İskenderiyeli Cyrillus

Birinci Efes Konsili, 431 yılında Efes, Meryem Ana kilisesi'nde, İstanbul Patriği Nestorius'un tartışmalı öğretileri yüzünden toplanmıştır. İskenderiye Patriği Cyrillus, Nestorius'u sapkınla suçlayarak Papa I. Caelestinus'e başvurmuştur.
Papa da aynı fikirde olup, Cyril'e Nestorius'un fikrini değiştirmesi için çalışmasını yoksa aforoz edileceğini bildirmesi için yetki vermiştir. Çağrı gelmeden önce, Nestorius İmparator II. Theodosius'u kendisinin karşı görüşlerini tartışabileceği genel bir konsil toplaması için ikna etmiştir.
Konsil'de yaklaşık 250 piskopos bulunmuştur. Konferans, karşılıklı meydan okuma ve birbirini suçlama atmosferinde geçmiştir.
_________

📍 (*) Konsil: Katolik Hristiyanlık'ta dini inanç, ahlâk ve disiplin konularındaki anlaşmazlıkları ve problemleri çözüme kavuşturarak, karara bağlamak üzere davet edilen din adamları kuruluna verilen ad. Yunanca'da "Sinodos" olarak geçen kelime kurul/toplantı anlamına gelirken, Latinceye geçmiş hali "Concilium"dur.


Ekümenik konsiller:

Birinci İznik Konsili (325)
Birinci Konstantinopolis Konsili (381)
Birinci Efes Konsili (431)
Kalkedon Konsili (451)
İkinci Konstantinopolis Konsili (553)
Üçüncü Konstantinopolis Konsili (680)
İkinci İznik Konsili (787)
Dördüncü İstanbul Konsili (869)


[Ahmet Piriştina Kent Arşivi ve Müzesi (APİKAM), 20 Şubat 2025]


* * *


Yalçın Ergündoğan

14 Şubat 2025 Cuma

Aşk, Seks ve Merak... / Ahmet Altan

 

Aşk, Seks ve Merak... / Ahmet Altan  

Nar ağacının altında bir kaplumbağaya rastladım.

Utangaç bir yağmur yağıyordu.

Çimenler kaygan bir yeşillikle parlıyordu.

Kızıl misketler gibi dallara asılmış minik narların öpüşecek gibi açılmış çatallı uçlarında asılı kalmış su damlaları, kırmızı yansımalarla pırıldayarak düşmeyi bekliyorlardı.

Çimenlerin üstünde kayan kaplumbağa arada bir fıtrattan kırışık boynunu kabuğunun dışına uzatarak merakla çevresine bakınıyordu.

Durdum.

Kaplumbağaya baktım.

Zorla bir iki adım attı, sanırım beni fark edip durdu, başını içine çekti.

Seyrek damlalarla yağan yağmurun omuzlarımı ıslatmasına aldırmadan oradaki bir taşa oturdum.

Ahmet Altan

Bu tenha bahçede ikimizden başka kimse yok.

O benden korkuyor, ben onu inceliyorum.

Bana çok çaresiz ve önemsiz gözüken bu canlının bir hayatı var.

Ot yiyor, bir yerden bir yere gidiyor, korktuklarından sakınıp hayatta kalmaya uğraşıyor, türünün devamını sağlamak için çiftleşiyor.

Hakkında bildiklerim bu kadar.

Onun varlığının tabiatın büyük çarklarının işleyişi açısından mutlaka bir işlevi var.

Benim de var.

Aramızdaki benzerlik de galiba burada bitiyor.

O yaratıldığı dünyaya bir katkıda bulunmuyor, milyonlarca yıldır aynı hayatı yaşıyor, belli zamanlarda belli amaçlarla çiftleşiyor, kaprisleri, ihtirasları, utangaçlıkları, zevkleri yok, aşık olmuyor, duygusal acılar çekmiyor.

Her davranışını bedeninin ihtiyaçları belirliyor.

Benim türüm öyle değil.

Biz yaratıyor, bize verilen hayatı bizden sonrakilere mutlaka bir şeyler ekleyerek aktarıyoruz, hayatımızı bedenimiz kadar duygularımız da belirliyor, aşık oluyoruz, sadece üremek için değil zevk için de sevişiyoruz.

Aşk, bağlanmak, özlemek, kıskanmak, sahiplenmek, sadakat beklemek gibi duygularımız olduğu için kaplumbağaların çiftleştiği bir dünyada biz sevişiyor ve bu sevişmelere bir kaplumbağanın aklına gelmeyecek anlamlar yüklüyoruz.

Ruhumuzla tenimiz arasındaki ilişkileri hiç durmadan kurcalıyoruz.

Kaplumbağa aşık olmayı bilmiyor.

İki kişinin yıldız yağmurları arasında bir günahkar hayalden bir başka günahkar hayale loş bir odada terli bedenleriyle meteor alevleri saçarak dolaşmasını, ruhlarını bedenlerinin arzularına teslim etmesini, zihnin bulanıklaştıkça aydınlanan gizliliklerinde saklı olan isteklerin fısıltılarla paylaşılmasını, her şeyin mümkün olduğu sihirli vahalarda her ağacın altında başka biri olunmasını, en şiddetli yasakların en çılgın zevklerle parçalanmasını da bilmiyor.

Bu iki duygudan hangisi daha güçlü diye de sormuyor kendisine?

Bunların arasında insanların iddia ettikleri kuvvetli bağlar var mı diye de sorgulamıyor.

Yüzlerce yıldan beri birçok filozof, birçok psikiyatr aşkın arkasında sevişmenin hayalinin bulunduğunu söylüyor.

Ama kimse bundan emin değil.

Hiç sevişmediği birine aşık olabiliyor insan.

Hiç aşık olmadığı biriyle de sevişebiliyor.

Üstelik delice aşık olduğu biriyle sönük sevişmeler yaşayıp, hiç de aşık olmadığı biriyle delice sevişiyor.

Schopenhauer gibi filozoflar, Freud gibi doktorlar aşkın köklerinde bedensel arzuların izlerini sürerken, neredeyse bütün kadınlar sevişmeyle aşkı sıkı bağlarla birbirine bağlamaya çalışırken nasıl oluyor da hayat bu iki grubun da iddialarını böylesine sarsıcı bir biçimde yalanlamaya uğraşıyor?

Freudruhun, bedenin arzularını değişik biçimlerde tercüme ettiğini iddia ederken kadınlar da, bedenin ruhun arzularını ifade etmekte bir araç olduğunu söylemeye yatkın duruyorlar genellikle.

Aslında kadınları anlamak daha kolay.

Beden insanlar tarafından öylesine hakir görülmüş, onun arzuları öylesine aşağılanmış ki bir kadın ruhundan bir şey katmadan yalnızca bedeninin isteklerine ayak uydurduğunda bütün "erdemini ve namusunu" kaybettiğini öğrenerek büyümüş.

Binlerce yıldır böyle bu.

Bir iki kuşakta kolayca değişebilecek bir inanç değil.

Aşksız bir sevişmenin, bir kadının bilincinin gizli bölmelerinde nasıl değerlendirildiğini, kendisini bundan dolayı farkında olmadan nasıl suçlayabileceğini kim bilebilir?

Bir kadın sadece sevişmek için değil ama "o erkekle" sevişmek istediği için, "o erkeği" sevdiği için seviştiğini düşündüğünde, ruhun her zaman affedilmeye hazır istekleri, bedenin her zaman suçlanan arzularına kendi damgasını vurmuş oluyor, "aşk" sevişmeyi kutsuyor, onu ruhun erdemli çeşmesinde yıkayarak yeniden vaftiz ediyor.

Belki de birçok kadın, seviştiği erkeğe aşık olduğuna ya da en azından onu sevdiğine kendisini bu yüzden inandırıyor.

Sanırım her kadın, yalnız kaldığında "Sen aslında bir orospusun" diyen kötü kalpli bir cadı taşıyor ruhunda ve hiç kimseden korkmadığı kadar korkuyor ondan.

Ve sürekli olarak onu kandırmaya uğraşıyor.

"Ben sevişmekten hoşlandığım için sevişmiyorum. Ben onunla sevişmekten hoşlandığım için sevişiyorum."

Acaba içlerindeki suçlayan cadıyı kandırabilmek için seviştikleri bir erkeği sevdiklerine inanan kadınlar, kendi etkilerinde kalarak gerçekten de aşık olurlar mı seviştiklerine?

Sevişme ya da biraz daha gerçekçi olarak söylersek, iyi bir sevişme aşkın kapısını açar mı kadına?

Peki kendi kendine söylenen bir yalandan gerçek duygular çıkabilir mi?

Eğer böyleyse, cinsellikle aşk arasında kuvvetli bir bağ kuran Freud en azından kadınlar konusunda haklı çıkabilir.

Ama erkekler...

Onların böyle bir cadıları yoktur içlerinde, erdemle sevişme arasında bir ilişki de kurmazlar pek.

Ama onların da çok iyi seviştikleri kadınlara bağlandıklarını görüyoruz bazen.

Adına aşk diyemeyeceğimiz bedensel bir arzu, ruhu da yatıştırıp huzura kavuşturan bedensel bir mutluluk bir erkeği bir kadına bağlayabilir mi?

Böyle bir bağlılığın adı aşk olur mu?

Ve hangisi daha uzun sürer, aşk mı bedensel bağlılık mı?

Aşk, en yakıcı, en güçlü, en şiddetli haline başladıktan çok kısa bir süre sonra ulaşabiliyor, çok süratli bir şekilde kendi sınırlarına dayanıyor, daha başladığında gidebileceği, açılabileceği çok fazla alan kalmıyor.

Büyük bir imparatorluk gibi neredeyse bütün ruhu ve bedeni kaplıyor.

Her duygu gibi hareket etmek, kıpırdamak, yeni biçimlere girmek isteyen aşkın başladıktan bir süre sonra yaptığı her harekette gerilemekten başka bir çaresi kalmıyor.

Belki de bu yüzden bir aşkın ancak "engellendikçe" sürebileceğini söylüyorlar, o engelin kilitlediği kapının ardında yeni bir dünya olduğuna duyulan inanç, aşkın daha büyüyebileceğine inanması, sürekli olarak mücadele edeceği bir hedefi olması onu canlı tutuyor, gerilemek yerine hep ileri atılmaya çalışıyor.

Geri çekilmesine vakit kalmıyor.

Sevişmeler, büyümek ve canlı kalmak için engellere muhtaç değil.

Aksine, o, önündeki engeller çekildikçe güçleniyor, yarattığı bağımlılığı artırıyor.

Çünkü, sanılanın aksine sevişme sadece bedenle ilgili bir duygu değil.

Zekayla ve hayal gücüyle de ilgili.

Ve, hayal gücü neredeyse sonsuzdur.

İnsanların koyduğu o kadar çok yasak vardır ki bunları bedeninizle aşmanız çok zordur ama hayal gücü her yasağı aşar, yapılamayacak her şeyi, terden gümüşi ışıklara batmış iki beden hayallerini birleştirerek yapabilir.

Sanırım, iki bedeni sevişmenin salıncağında en güçlü biçimde sallayan, yasakları birlikte yok eden ortak hayal güçleridir.

Hayal gücü bedenden de ruhtan da daha güçlü ve dayanıklıdır, ruhla beden yorulduğunda bile o yorulmaz, aksine sürekli olarak kendi diriliğini, arzusunu, canlılığını ve en karanlık yerlere yolculuk etme isteğini bedene ve ruha kabul ettirir.

Şeffaf bir karanlığın kapladığı gülümsemeleriyle aynı hayalin içinde sürekli değişip bir başkası olarak, bir başkasının gövdesinin bilinmeyen ama sezilen ürpertilerini yaşayarak, karşısındaki gövdenin biçim değiştirip bir başkasına dönüştüğünü, bir başkasının ellerinin kendisine dokunduğunu hissederek, çoğalıp kalabalıklaşarak, bütün bu değişimi, kalabalığı, tek bir gövdeye yüklemek, o gövdeye öylesine sonsuz ve tahmin edilemez hazlar verir ki bu hazdan vazgeçmek neredeyse imkansızlaşır.

Bu, aşk mıdır?

Değildir bence.

Bu, aşktan daha güçsüz bir duygu mudur?

Değildir bence.

Bu, aşka dönüşür mü?

Dönüşebilir.

Peki, aşıklar böyle bir sevişmeyi yaşayabilir mi?

Bunun cevabını tam olarak bilebilmek kolay değil ama aşk sahiplenmek isteyen, endişelerle, huzursuzluklarla, kuşkularla dolu bir duygudur, bu endişeler hayal gücünü sürekli yolundan saptırır, bir batakhanede sevişme hayalinin yerine sakin bir evin hayalini tercih eder, sevdiğinin gövdesini hayalinde bile olsa bir başkasının gövdesi yerine koymaktan çekinir, sevişmeleri hayal gücünün sonsuzluğundan belli ve huzurlu bir hayalin sakin sularına çekmeye uğraşır.

Hazzın gücünü azaltabilir aşk.

Onun yerine ruhun fırtınalarını, özlemlerini, kendi varlığını bir başkasının varlığıyla doldurmanın başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak olağanüstü tecrübesini, bir süreliğine de olsa ölümün ürkütücülüğünü yok etmeyi, mutluluk hayallerinin doyumunu, bedeniyle değil ruhuyla dokunmanın şefkatle şehveti harmanlayan zevkini koyar.

Bir hazzı bozar, bir başka haz yaratır.

Bir sevişmeden geriye unutulmaz sahneler kalırken, bir aşktan geriye unutulmaz duygular kalır.

Aşık olduğun biriyle, sanki o aşık olmadığın biriymiş gibi sevişebilir misin?

Gündüzleri kurduğun mutlu hayaller, geceleri yerini hayal gücünün sonsuzlukta dolaşan şiddetli değişimlerine bırakabilir mi?

Her zaman mucizeler olur.

Sevişmeler aşkı doğurabilir bazen, aşklar sevişmeleri...

Ve bazen ikisi birleşiverir.

Bunun ne zaman, nerede, nasıl olacağını kimse bilemez.

Olup olmayacağını da.

Ama sanırım sürekli bunu ararız biz.

Aşık olduğumuz biriyle, sanki o aşık olmadığımız biriymiş gibi sevişmek.

Kaplumbağanın bilmediği bir istek bu.

Hiç aramadığı.

Kafasını çıkartıp arada bir bana bakıyor.

Onu nar ağacının altında bırakıp kalktım.

Onunkinden daha zor hayatımız, onunkinden daha karmaşık.

Ve onunkinden daha zevkli.

Biz onun hiç aramadığı bir şeyi...

Bir mucizeyi arayarak yaşıyoruz.



Ahmet Altan, 5 Ağustos 2007, Hürriyet Gazetesi (Arşivden)


* * *

Yalçın Ergündoğan

7 Şubat 2025 Cuma

Kütüphane ve Kitaplar üzerine... / Umberto Eco

Umberto Eco

 

Kütüphane ve Kitaplar üzerine... / Umberto Eco


♦️ "Satın aldığınız tüm kitapları okumak zorunda olduğunuzu düşünmek aptallıktır, tıpkı okuyabileceklerinden daha fazla kitap satın alan kişileri eleştirmek gibi. Bu, yenilerini satın almadan önce satın aldığınız tüm çatal bıçak takımlarını, bardakları, tornavidaları veya matkap uçlarını kullanmanız gerektiğini söylemek gibi bir şey olurdu."


♦️ "Hayatta, yalnızca küçük bir kısmını kullanacak olsak bile, her zaman bol miktarda malzemeye sahip olmamız gereken şeyler vardır."

♦️ "Örneğin, kitapları ilaç olarak düşünürsek, evde birkaç tane olmaktansa birçok kitap bulundurmanın iyi olduğunu anlarız: Kendinizi daha iyi hissetmek istediğinizde, 'ilaç dolabına' gider ve bir kitap seçersiniz. Rastgele bir kitap değil, o an için doğru olan kitabı. Bu yüzden her zaman bir beslenme seçeneğiniz olmalı!"

♦️ "Sadece bir kitap satın alıp , yalnızca onu okuyup ve sonra da ondan kurtulanlar tüketici zihniyetini kitaplara uygulayanlardır, yani onları bir tüketici ürünü, bir mal olarak görürler. Gerçekten sevenler için ise bir kitap, her şey olabilir ama asla bir meta olamaz."

♦️ “70 yaşına geldiğinde, okumayan kişi yalnızca bir hayat yaşamış olacaktır. Okuyan ise; 5 bin yıl yaşamış olacaktır. Okumak, ölümsüzlüğü geriye doğru yaşamaktır.”


Umberto Eco

Umberto Eco

* *



(*) Umberto Eco, 1932’de Alessandria’da (İtalya) doğdu. Bilim insanı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür kimlikleriyle yirminci yüzyılın en önemli entelektüellerindendir. 
Eco, babasının isteği üzerine hukuk eğitimine başlasa da okulu yarıda bıraktı. Kendi ilgi alanlarının izinden gidip Torino Üniversitesi’nde Orta Çağ Felsefesi ve Edebiyatı eğitimi aldı. 1954’te eski filozoflardan olan din düşünürü Thomas Aquinas’ın akımı ve bu akımın estetik anlayışı üzerine yüksek lisansını ve doktorasını tamamladı. 
1954-1959 yılları arasında İtalyan devlet televizyonu RAI‘de kültürel programlara editörlük yaptı. 1962'de Torino Üniversitesi'nde doçentliğe yükselen Eco, 1969'da ise; Floransa Üniversitesi'nde profesör oldu. 1971'de Bologna Üniversitesi'ne geçip, 1975’de üniversitenin Gösteri ve İletişim Bilimleri Enstitüsü'nün başına getirildi.
Orta Çağ uzmanı ve yazarı olan James Joyce üzerine derin araştırmalar yaptı. 



Dünya kamuoyunun gündemine 1980’de çıkan ilk romanı Gülün Adı ile giren Eco’nun eserlerinin pek çoğu Türkçe'de de yayımlandı. 
Baudolino (2003), Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi (2005), Prag Mezarlığı (2011) ve Sıfır Sayı (2015) adlı romanları ile Güzelliğin Tarihi (2006), Çirkinliğin Tarihi 2009), Yengeç Adımlarıyla (2012), Düşman Yaratmak (2014) ve Efsanevi Yerlerin Tarihi (2015) adlı incelemeleri, Felsefe Tarihi gibi çok sayıdaki eserinden bazılarıdır.

Umberto Eco, 19 Şubat 2016’da kanser nedeniyle hayatını kaybetti.
 Devlerin Omuzlarında, ölümünden sonra İtalyancada yayımlanan son eseridir. 

* *

Okumak için TIKLAYINIZ 🔻



              Bu 2 fotoğraf karesi de Yalçın Ergündoğan'ın mütevazı  kitaplığından... 




* * *

Yalçın Ergündoğan




















2024'ün son aylarında okuduklarımdan...


2024'ün son aylarında okuduklarımdan...

2024 yılını uğurlamadan hemen önce Ekim/Kasım/Aralık aylarında kütüphaneme hangi kitapları ekledim ve okudum; şöyle bir bakmak ve sizlerle de paylaşmak istedim.
Genelde 3/4 kitabı birden okuyorum yıllardır.
Anı, Tarih, Felsefe, Edebiyat-Roman türlerinden kitapları dönüşümlü olarak ele alıyorum.
2024'ün son aylarında aldığım ve okuduklarım da bu doğrultuda. 📚📚


📍 * Azınlık / İshak Reyna - Roman (Doğan Kitap)
📍 * Özgür / Her şey parçalanırken
büyümek / Lea Ypi - Anı (Yapı Kredi Y.) 🔹[Enver Hoca dönemi ve hemen sonrası Arnavutluk'tan çarpıcı yaşanmışlıklar.
Anılarını aktaran yazar Lea Ypi, bugün London School Economics'te 'Siyaset teorisi' hocası.]
📍 * Feylesof / Mustafa Kaylı - Biyografik roman (Sakin Kitap)
📍 * Biraz da Ben Konuşayım / Rıza Tevfik - Anı (İletişim Yay.) 🔹[Mustafa Kaylı'nın Mustafa Kemal'in "150'likler" listesinde yer alıp sürgüne gönderilen Rıza Tevfik'e ilişkin romanını okuyunca, Rıza Tevfik'in kendi ağzından yazdıklarını okumak da şart olmuştu. İletişim Yayınları'ndan buldum kitabı.]
📍 * Kütüphanemdeki Sesler / Serdar Turgut - Deneme (Nora Kitap)
📍 * Susmayan Adam / Yıldız Serel - Anı ( Can Yayınları) 🔹[Babası, Zekeriya Sertel hakkında...]
📍 * Bir Hayat Bir Hayata Değer / Ahmet Altan - Deneme ( Everest Yay.)
📍 * Zarlar / Ahmet Altan - Roman ( Everest Yay.) 🔹[Ahmet Altan yine tarih sahnesinden bir kesiti ele alıyor bu romanında. Osmanlı'nın son yıllarında (darbe girişimi) Mahmut Şevket Paşa suikastında rol alan kumarbaz Ziya romanın kahramanı. Romanda Altan'ın kumarbazın hayatına çok uzunca yer vermesi biraz dolgu gibi görünse de, romanın son bölümü yine heyecan verici. 😆
Ahmet Altan'ın hapishanede yazdığı 3 romandan Hayat Hanım ve Zarlar Türkiye'de yayınlanmış ve ben de hemen alıp okumuş oldum. Dört buçuk yıl süren hapishane yıllarında Ahmet Altan'ın yazdığı üçüncü romanı olan Dünyayı Bir Daha Görmeyeceğim ise henüz Türkiye'de yayınlanmadı...]

*


Görüldüğü gibi, 'elektronik kitap' okumaya geçmeyenlerdenim. Kitaba dokunmak, yapay/sanal 'sayfaları çevirme sesi'ni dinlemek yerine, elimi dokundurarak sayfaları çevirmeyi sürdürüyorum.
Evin duvarlarını kitaplarla çevrelemek, onların arasında olmak hoş...
Bu vesileyle herkese sağlık ve barış dolu bir Yeni Yıl diliyorum. 🌿🌺🎉

İyi okumalar... 📚
**

📍 * Romanov Hanedanı. 1613'ten Devrime Rus Kültür Tarihi / Solomon Volkov - Araştırma (Alfa Yayınları)
🔹[Avvakum, Lomonosov, Glinka, Lermontov, Gogol, Dostoyevski ve daha birçok sanatçının Romanov Hanedanıyla üç yüz yıllık tarihinden kesitler de içeren kültür tarihi.]
📍 * Laboratuvar Günlükleri / Sadi Yumuşak - Anı ( Liberte Yayınları)
🔹 [@Sadi Yumuşak bu çalışmasında, oldukça kapsamlı bir şekilde ['Sovyetik sol hareket'in Türkiye kolu] İGD ve tarihi TKP'deki mücadele yıllarını anlatıyor. Benim de aktif tanık olduğum ve içinde yer aldığım dönemin eleştirisini ve kişisel özeleştirisini de çarpıcı somut örneklerle anlatıyor. İGD 'Uluslararası İlişkiler' sorumlularından biri olarak ziyaret ettiği, tüm 'sosyalist ülkeler'deki izlenimlerini aktarıyor. Özellikle o dönemleri yaşamışların mutlaka okumaları gereken bir kitap...] 🙏👍
📍 * Daktilo Nebahat, Ankara Canavarı, Bir Haremağasının Hatıraları/ Suat Derviş - Roman // Efsane Bir Kadın ve Dönemi / Liz Behmoaras - Araştırma (İthaki Yayınları)
🔹[Ara ara Suat Derviş'in kitaplığıma kattığım romanlarını da okudum 2024'ün son aylarında. Yayınlanmış yapıtlarından eksiklerimi de 2025'te tamamlamayı düşünüyorum. Listemdeler.] 😆📚
📍 * Şah'ın Bütün Adamları / Stephen Kinzer
🔹 [Bir solukta okudum yoksul İran halkının seçtiği, İngiliz petrol tesislerini millileştiren (1951-1953) demokrasiye ve anayasaya bağlı Muhammed Musaddık’ın trajik öyküsünü.
B. Britanya ve ABD’nin dış politikalarının inşa süreçleri. 1953'de CIA'nin kotardığı darbenin öyküsü.
Kitapta, bugün Ortadoğu’da hüküm süren ve ABD’nin terörist olarak adlandırdığı oluşumların kökenini kitapta bulmak mümkün...]


📍 * Kentlerde / Gün Zileli - Anı ( İletişim Yayınları)
🔹 [ Gün Zileli'nin anılarının önceki ciltlerini edinmiş ve okumuştum. Bu bölümü de kütüphaneme ekledim ve bi solukta okuduklarım arasına girdi.]
📍 * Bir Hayat Üç Dönem / Gençay Gürsoy - Anı, tanıklık (İletişim Yayınları)
🔹 [İstanbul Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği başkanlığını yapan Prof. Dr. Gençay Gürsoy'un , bir nöroloji uzmanının anılarının çok ötesinde, sol sosyalist harekete ilişkin tanıklıkları...]
📍 * Şu Bizim Sosyalist İşçi Partisi / Çağatay Anadol - Anı, tanıklık (İletişim Yayınları)
🔹 [ Çağatay Anadol, kurucu ve yöneticilerinden oldugu Türkiye Sosyalist Isçi Partisi (TSIP) deneyimini anlatıyor. Dönemin tanıklarından olduğumdan herhalde, bir solukta okuduklarımdan oldu bu kitap da. Çağatay Anadol'dan daha nesnel değerlendirmeler beklerdim ama o, tarihi TKP'yi, onun konumunu kıskanma ve eziklenme modundan kitap boyunca hiç kurtulamamış.] 😔
📍 * Rüyaların Öldüğü Ada / Konca Altan - Anı (İletişim Yayınları)
🔹 [Konca Altan, İmroz (Gökçeada) adasında yıllarca dostluk edip yaşam öyküsünü dinlediği bir Rum aile mensubu Madam Maria'nın ağzından, hüzünlü bir tarih ve insan hikayelerini anlatıyor.]
📍 * Tarihin Adları, Kurmacanın Kıyıları, Filozof ve Yoksulları, Özgürleşen Seyirci, Cahil Hoca / Jacques Ranciere - Felsefe ( Metis Kitap)
🔹 [Ranciere'i okumayı sürdürüyorum. Almam gereken bir kitabı daha var, (Siyasalın Kıyısında) o da listemde.
Ranciere'in Cahil Hoca adlı kitabını özellikle eğitimciler mutlaka okumalı diye düşünüyorum.
Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır" diyor 'Cahil Hoca'... 👍

1940 Cezayir doğumlu Fransız filozof. Paris 8. (St. Denis) Üniversitesi'nde felsefe dersleri vermiş biri. Ranciere'in adı ilk kez Althusser'in iki ciltlik Lire le Capital (1965; Kapital'i Okumak) derlemesine yazdığı yazıyla öne çıkmıştı...]

* * *




* *



ARKEO DUVAR...

💢 Gazete Duvar'da yayınlanmakta olan "Arkeo Duvar" dergisini, ilk yayınlandığı günden beri internetten takip ediyorum. Arkeoloji, eskinin kadim uygarlıkları, dönem bilgileri hep ilgi alanımda oldu.
İlk gençlik yıllarımda yaptığım rehberlik" de, bu ilgimi kışkırtmada etkin olmuş olabilir.
İlgiyle takip ettiğim "Arkeo Duvar"'ı 'Sakin Kitap' şimdilik 2 cilt halinde yayınlamış. Bu iki cildi de kütüphaneme kattım tabii. 😆 [Arkeo Duvar'ın Yazı İşleri Müdürü ve kitapların editörü Nuray Pehlivan'ı da bu girişiminden ötürü kutluyorum. 👏]
Devam ciltlerinin de zaman içinde kitaplaştırılacağını umuyorum. 📚🙏

**

Nice medeniyetleri bozan, yıkan ve yeniden kuran "Savaş, Salgın ve Deprem”, "Aşk, büyü ve oyun", belki de kendilerinin bile unuttuğu geçmişleriyle bilim ve düşün insanlarının farklı birikim ve bakış açıları Arkeo Duvar'da yer alıyor.

İlgilenenlere öneriyorum tabii. 🌺🌿📚🧿



***

Yalçın Ergündoğan