9 Aralık 2019 Pazartesi

Emmy Ödüllü Halûk Bilginer'in canlandırdığı karakterin Şahsiyet dizisindeki repliklerinden...



Bu yıl 47.'cisi düzenlenen Uluslararası Emmy Ödülleri, New York'ta düzenlenen (26 Kasım 2019) törenle sahiplerini buldu. Türkiyeli usta sanatçı Halûk Bilginer, 47. Uluslararası Emmy Ödülleri'nde "en iyi erkek oyuncu" ödülüne layık görüldü.




Puhu Tv’de internet üzerinden yayınlanan "Şahsiyet" dizisindeki rolü ile 2019 Emmy Ödülü'nü kazanan Halûk Bilginer ile Cansu Dere‘nin baş rollerini paylaştığı, Onur Saylak‘ın yönettiği dizide Hakan Günday'ın yazdığı senaryoda geçen Halûk Bilginer'in canlandırdığı Agâh Beyoğlu isimli karakterin özlü repliklerinden bir bölüm:




"Dokuz yaşındayım, yıl 1961…
Annem benim doğum günüm için pasta yapmış. İlk defa o zaman mum üfleyip bir dilek tuttum. 
Dileğim de şu; o sıralar Yuri Gagarin uzaya çıkan ilk insan olacak. 
Ben de dedim ki, ne olur beni de yanına alsın

O kadar inandım ki dileğimin gerçekleşeceğine, ben bir çanta yapıp beklemeye başladım. 
Güya Sovyet elçiliğinden gelip alacaklar beni. 
Ama sağdan soldan duyuyorum onlar "komünist" diye. 

Diyorlar ki; 'amann komünist onlar'
Olsun diyorum, ben de komünist olurum. 

O sıralarda, bizim giriş katında üniversite öğrencileri oturuyor. 
Annem onlara da komünist diyor. 

Biliyorum onlar bizim kömürlükte kitap saklıyor. Ben gittim, yürüttüm bir tane. 

Nazım Hikmet’in şiirleri…

En kısasını buldum ezberledim. Dedim ki şimdi Ruslar gelirse, ben bu şiiri okurum onlara. 

Onlar da der ki;  'tamam bu da bizden', götürürler beni. Neyse… 

Tarih 12 Nisan. Uzay mekiği fırlatılacak, Vostok 1
Ama halâ gelen giden yok. Ben diyorum unuttular herhalde beni. Mekik fırlatıldı, herkes dua ediyor; mekik atmosferi geçsin, uzaya çıksın diye. 

Bir ben diyorum ki;  'yarı yolda dursun dönsün, beni alsın'


Belki bir de Amerikalılar, Vostok’un uzaya çıkmaması için dua ediyordu. Neyse… 

Bütün gün radyonun başında içimden o şiiri okudum: 

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz, 
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda, 
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz. 

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında. 

Ne zaman bu şiiri okusam uzaya gitmiş kadar olurum. 
Altmış beş yaşıma geldim.  

Geçen doğum günümde yine bir dilek tuttum, çocuk gibi. Yine imkânsız bir dilek tabi. Ne diledim biliyor musunuz? 

İyi bir insan olmayı...”



* *


”...Ama er geç, ben de unutacağım, değil mi? Bütün hatıralarım silinip gidecek. Peki ben ne olacağım? 
Telefon numaraları bir şey değil de, benim şahsiyetim ne olacak, o da silinip gitmeyecek mi?

Ömür boyu unutmak, unuttuğunu bile unutmak
”Mesele o değil ya, insanlar adam gibi dinlemiyor birbirini. Cümleyi bitirmeden otomatik cevap. Her şey otomatik zaten. 
Sonra anlaşamıyoruz, anlaşamazsın tabi!.."
* *

”Ne güzel olurdu, değil mi? Yanlış bildiğimiz her şeyi unutsak, sadece doğrular kalsa.
- Alzheimer çok ciddi bir hastalık. 
Benim gibi ciddi bir adama da öylesi yakışır zaten..."
* *

”Sakın bana ben de sevdim deme. 
Seninki sevgi değil, hınç. Hınçla sevilmez. 
Yok haksız tahrik, yok iyi hal… 
İndire indire bir madalya takmadıkları kalmış sana. 
Her zamanki gibi gereği düşünülmüş de gereği yapılmamış o mahkemede...

* *

”…İnsana aşk lazımmış aşk! 
Aşk olmadan olmuyormuş. Aşk olmadan bülbül de yokmuş, gül de yalanmış…
Duydum ki maziden bir nağme kalmış kulağında, yoksa o ben miyim? 
Bir yudum rakı kalmış dudağında; bilemedim, önce hanginizden içeyim?.."


BİLGİ:

Halûk Bilginer, Şahsiyet dizisindeki rolüyle Uluslararası Emmy Ödülleri'nde (International Emmy Awards) En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görüldü. Ülkece hepimizi gururlandıran başarının ardından "uluslararası" kategorisinin ne olduğuna dair kafa karışıklığı yaşandı diyebiliriz. 
Kısaca açıklayalım:  (TIKLAYINIZ)  Haluk Bilginer'in En İyi Erkek Oyuncu Ödülüne Kavuştuğu Uluslararası Emmy Ödülleri Nedir?




İzmir, 9 Aralık 2019




* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com


_________________________________










7 Aralık 2019 Cumartesi

Gelir uçurumunun yaşandığı "o ülke"den bir film: PARAZİT...





Bilmem hatırlayanınız var mı? Sosyalizmin ve "Sosyalist ülkeler" olarak anılan ülkelerin, "demir perde" olarak adlandırılıp, düşman sayıldığı yıllarda; kendilerini "özgür dünya" olarak isimlendiren ülkelerin lideri ABD tarafından "o ülke" örnek gösterilirdi. 
Geri kalmış ülkelerin de pekalâ 'kapitalist yol'dan kalkınabileceği sıkça ifade edilir ve hep "o ülke"ye işaret edilirdi. 
Özellikle de ülke "Kuzey" ve "Güney" diye ikiye bölündüğünden, aralarında bir nevi Sosyalizm/Kapitalizm rekabeti yaşanırdı. Almanyalar (Demokratik ve Federal ya da Doğu/Batı Almanya) daha gelişkin olduğundan, konu ettiğim ülkedeki "rekabet" çok çarpıcı şekilde dönemin iletişim araçlarınca pompalanırdı.

Evet "o ülke"nin adı;  Güney Kore idi. Türkiye'ye de sıkça somut hedef ve örnek olarak bu ülke gösterilmişti ABD tarafından.



* * * 
Bugün ne o dönemin Sosyalist ülkeleri, ne de 'Sosyalist Sistem' olarak adlandırılan genişçe bir coğrafyaya yayılmış ülkeler topluluğu var. 
Güney Kore; birçok dünya markası yaratmayı başarmış "gelişmişlik" düzeyi Türkiye'yi  çoktaan geçmiş bir konumda...
Kuzey Kore ise, o 'soğuk savaş' dönemindeki rejimini sürdüren dünyadaki tek ülke.  Yani, bugün dünyada insan haklarının çok uzağındaki, despotizmin, kapalılığın, liderin kültleştirildiği, lidere tapıncın simgesi olarak propaganda malzemesi edilen bir ülke...



SINIFLAR ARASINDAKİ MÜTHİŞ BİR UÇURUM
Tüm bunları aklıma getiren ise; bugün ( 13 Kasım 2019) İzmir'de Karaca Sineması'nda izlediğim PARAZİT adlı filmi izlemem oldu. Çok çarpıcı bir filmdi gerçekten. Güney Kore'nin "öteki yüzü"nü, tüm çıplaklığı ve gerçekliği ile yüzümüze vuruyordu.
Hele ki, bir zamanlar Türkiye'ye örnek olarak gösterilen ve Türkiye'deki yönetici siyasi elitin de hararetle savunduğu; "Küçük Amerika" olamıyorsan bari "Güney Kore" ol hayal satıcılığının iç yüzünü beyaz perdeye yansıtıyordu adeta.
Hele filmi izlediğim günlerde, Türkiye'de yaşanan yeni bir "ekonomik kriz"in ürünü,  -bugüne dek tanık olmadığımız- "siyanürle toplu intihar" vak'alarının yaşandığı bir ortamda olmamız, bendeki etki dozajını arttırdı... 

2019 Cannes Film Festivali'nde "Altın Palmiye"yi, Sydney’deki yarışmada  "En iyi Film" Ödüllerini kazanan Bong Joon-Ho'un yönettiği bu filmi izlemenizi öneriyorum.
* * *

FİLMİN KONUSU şöyle: Film özünde, farklı sosyal sınıflara mensup iki aile üzerinden etkileyici bir siyasal eleştiri.  Mizah duygusu yüksek, hicivden beslenen sinemasıyla Koreli usta yönetmen; sınıf ve gelir eşitsizliğinin altını çizerken çok da  etkili bir burjuvazi eleştirisi yapıyor.
Sefalet içinde yaşayan, tümü işsiz Seul kentinde yaşayan Kim ailesinin fertleri gerçek kimliklerini bir şekilde saklayarak, hile ve kurnazlıkla, birer birer zenginlikleri sınır tanımayan Park ailesinin malikanesinde ailenin hizmetine giriyor.
Filmde bir yandan da, sınıf atlama çabası ve servet kibrinin yol açtığı trajikomik olaylar ardı ardına gerçekleşiyor.
Filmin kahramanlarından, Kevin, kız kardeşini terapist ve resim öğretmeni olarak, babasını şoför, annesini de hizmetçi olarak Park ailesinin yanına yerleştiriyor. Filmin finaline doğru, villanın bahçesinde verilen görkemli bir doğum günü partisinde gelişen beklenmedik olaylar sonrası iki ailenin kaderi değişiyor. 

Filmin, hiç beklenmedik, sürprizli bir de finali var.  Özetle söylemem gerekirse; filmin ana teması, çok ince bir mizahla süslü, muazzam bir sınıf çatışması...
Vizyon tarihi: 1 Kasım 2019
Yönetmen ve Senarist:  Bong Joon-Ho
Filmin süresi: 131 dakika
2019, Güney Kore yapımı











[İzmir, Karaca Sineması, 13 Kasım 2019 ]


* *

[ ARTI GERÇEK internet gazetesinde de 7 Aralık 2019'da yayınlandı: 
https://www.artigercek.com/haberler/gelir-ucurumunun-yasandigi-o-ulke-den-bir-film-parazit ]


🎬🌷  İLGİLİ MAKALE: 'İzmir Sinematek' maceramız üzerine bir anı... 



#YalçınErgündoğan




*  *  *

 Sesonline // Yaşam savunucusu, demokrat medya...
S e s o n l i n e




12 Kasım 2019 Salı

İzmir'in 'Yeniden Sinematek'inde bir Arjantin filmi: `Dünyanın Sonundaki Su'





Bugün benim için 'günlerden sinema' idi galiba. 
Gündüz '20. İzmir Kısa Film Festivali' kapsamındaki filmlerden birkaçını izledim. 

Kibar Dağlayan Yiğit'in yönettiği, genç yaşta hayata veda eden şair Didem Madak'ın şiir dolu yaşamından kesitler veren 'İçimdeki Yolculuk' filmi bunlardan biri idi.  
🎬🎥 Ardından da peşpeşe gelen, İzmir'in Seferihisar ilçesinde hayata geçen #mahallemizinkadınlarısinemayapıyor atölyesinden yetişen kadın yönetmenlerin filmlerini izledim...   

 #KibarDağlayanYiğit #İçimdekiYolculuk #Örfene #AdımYalnızlık #AteşveSu #Cihanşümul 
Güzel çalışmalardı hepsi. 

Yeniden vurgulamalıyım ki; özellikle Yönetmen Kibar Dağlayan Yiğit'in Seferihisar'da yürüttüğü #MahellemizinKadınlarıSinemaYapıyor atölye çalışmasına, çamaşırdan, bulaşıktan, ev temizliğinden ya da tarladan çıkıp gelen, kamerayla buluşan kadınlarca çekilen filmler heyecan vericiydi.


* *
1970'li yıllarda İzmir'i 'Sinematek' ile tanıştıranlardan biri olduğumdan mıdır, bilemem; İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin 'Yeniden Sinematek' girişimi ilgi odağımda.

🎬🌷 [İzmir'deki Sinematek maceramız üzerine... TIKLAYINIZ: https://yalcinergundogan.blogspot.com/2019/11/bir-filmin-hatrlattg-izmir-sinematek.html ]

ARJANTİN FİLMLERİ...

İzmir Sinematek'i bu ayı 'Arjantin filmleri'ne ayırmış. 
Gündüz izlediğim filmlerin üzerine bir yemek molası verdikten, kentin ortasında 'vurguncu/talancıların' göz diktiği bir temiz hava alanı Kültürpark'ta soluklandıktan sonra, gece de Sinematek'te; 'Dünyanın Sonundaki Su' filmini izledim...  

🤔 Birlikte yaşayan iki kız kardeş Laura ve Adriana, birlikte son bir yolculuğa çıkmaya karar veriyor. Zira kardeşlerden biri ölümcül bir hastalığa tutulmuş. Bir pizzacıda çalışan ve kardeşine bakan Laura, bu yolculuk için parayı denkleştirmekle görevli.
Kızlar yolculuk tutkunu değil tabii, daha ziyade sonunda yaşayacakları gerçeklerden kaçmak istiyorlar...
İki kardeş birbirleriyle, sevgileri, nefretleri, anlayışları ve kızgınlıklarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor...

Yönetmen: Paula Siero Senaryo: Nora Mazzitelli, Paula Siero
Oyuncular: Guadalupe Docampo, Diana Lamas, Facundo Arana, Graciela Stefani, Mario Alarcon, Antonio Ugo
Yapım: 2011 ~ Arjantin, 85 dakika
İspanyolca; Türkçe alt yazılı ...


[ İzmir Sanat, Kültürpark, İzmir. 8 Kasım 201]



* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com





____________________________________


Bir filmin hatırlattığı İzmir Sinematek maceramız...



12 Mart 1971 askeri darbesinin üzerinden henüz iki yıl geçmişti. Üniversiteler ve gençlik hareketi “nerede kalmıştık” dercesine, hızla  yeniden toparlanıyordu. 
12 Eylül 1980 darbesi sonrası terk edeceğim İzmir’de de, o yıllarda  bu hareketlilik iyiden iyiye yükselmeye başlamıştı. 



İşte tam o dönemde, DEV-GENÇ’li ağabeylerden (sonradan ben de bir militan olarak, aktif siyasi mücadelelerde hep birlikte yürüyeceğimiz) bir bölümü, dağınıklığı örgütlülüğe çevirmeye dönük bir çalışmaya yönelmişti. Dönemin ağır baskı koşullarını dikkate alarak  yeni bir örgütlenme biçimine girişmişlerdi: Özellikle, gençliğin bir araya gelmesine kapı aralayacak bir  kültürel etkinlik örgütlenmesi!

Böyle bir ortamda İzmir Sinema ve Kültür Derneği (İSKD) kuruldu. Yıl 1973 olmalı. Ali Özgüven, Oğuz Makal, ben ve birkaç arkadaş daha yönetim kurulunu oluşturmuştuk.

İstanbul’daki Sinematek ile Oğuz Makal’ın kurduğu iletişim sayesinde, haftada   bir gün İzmir’in büyük sinema salonlarında nitelikli, seçkin filmler göstermeye başladık. Film gösterimlerimizde, İzmir’de o dönemin en büyük sinema salonlarından Şan, Sema ardından da Karaca Sineması salonları izdihama varan bir ilgiyle hınca hınç doluyordu. Tabii politik filmlere ağırlık veriyorduk. Sinema tarihinden, Sovyet Sinemasından, klasikleşmiş örnekler gösterim programımız içinde baş sırada idi.

Yılmaz Güney



İSKD film gösterimleri çok büyük ilgi görünce, arada Ruhi Su ve benzeri konserleri örgütlemeye de girişmiştik.
İşte, ‘Potemkin Zırhlısı’, ‘Sıradan Faşizm’ gibi daha pek çok önemli filmle ben ilk o sıralarda tanıştım…

O yıllarda filmler minik elektronik aygıtlarda, DVD’lerle gösterilmiyordu. Kocaman 2 film bobini, birodabüyüklüğünde gürültülü sinema makinası ve bir makinist aracılığıyla gerçekleşiyordu bu görsel sanat faaliyeti. (Hani film kopunca, ıslıkların çalınarak makinistin uyarıldığı; “makiniiiist uyuma!” diye bağırıldığı yıllar.)

(Soldan sağa) Hüseyin Baş, Onat Kutlar, Jak Şalom

Filmleri genellikle, Onat Kutlar’ın İstanbul Sinematek’inden ya otobüs bagajında ya da çok pahalı olduğu için çok ender, mecbur kaldığımızda kullandığımız THY Kargosu ile İzmir’e getirtiyorduk. O yıllarda zaten adım başı bir kargo şirketi de, ulaşım da yoktu.

Bu arada, bazen ben de bizzat İstanbul’a gidip, rahmetli Onat Kutlar’ın Sıraselviler’deki Sinematek’inden koca bir çuval içinde bobinleri aldığım da oluyordu. İstanbul’a şöyle bir bakınıp, koca çuvalla, en kestirme yoldan o yıllarda Topkapı’daki otobüs garajına ve İzmir otobüsüne kendimi atıyordum.
Eh, kolay mı. Koskoca bir kitle otobüsün bagajındaki, o hafta göstereceğimizi ilan ettiğimiz filmi bekliyordu!..

Bir keresinde, Fransızca alt yazılı politik içerikli bir Sovyet filmini o zamanki heyecanımla, gayet “ajitatif bir dille” alt yazılarından izleyicilere “simültane” olarak çevirdiğimi ve seyircilerin alkış tuttuğunu da hatırlıyorum.  Simültane çeviri dediysem, bugünkü uluslararası toplantılardaki simültane çevirilerle karıştırılmasın ama… 
O günkü  Karaca Sineması’nın beyaz perdesi önündeki sahnesinin kenarına ilişmiş vaziyette; perdeyi görüp, alt yazıları okuyabilmek için boynumu kırarak, ama en ilginci de; sesimi izleyiciye duyurmada kullandığım elimde mitinglerde kullandığımız koca megafonla!  
Bu koşullarda, onca zorluk içinde de olsa güzel, unutulmayacak gönüllü çalışmalar yapmıştık.


ARTI TV’nin 2 bölüm halinde göstereceğini ilan ettiği, Sovyet  yönetmen Mikhail Romm’un yönettiği ve tümü Hitler’in -ele geçirilen- özel film arşivi, SS subaylarının çektiği özel filmler, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)  ve kimi diğer ülkelerin devlet arşivleri gibi kaynaklardan  belgelerin kurgulanmasıyla gerçekleştirdiği  ‘Sıradan Faşizm’ filmi  birden aklıma o günleri de getiriverdi.

* * *

İzmir Sinema ve Kültür Derneği (İSKD) sonra ne oldu diye soracak olanlar olursa, onu da söyleyeyim.
12 Mart 1971 askeri darbesinin içeri tıktığı devrimci gençler, çıkartılan kısmi bir “affın” eşitlik ilkesine aykırılık itirazları ile açılan davaların kazanılması sonucu genele uygulanmasıyla  özgürlüklerine kavuştular.

12 Mart darbesiyle duraksayan mücadele kaldığı yerden devam ederek, yeniden hız kazandı. Bizim İSKD de, varlığını sürdürse de ara dönemdeki hızını kaybetti.


Bizler de, kendimizi örgütlü politik mücadelenin yakıcılığı içinde bulduk…







* * *


Yalçın Ergündoğan
 X: @Y_Ergundogan    Threads:  @Yergundogan
Mastodon:  @Yergundogan    E-Posta: yalcin.ergundogan@gmail.com



(Bu makale ilk kez 25 Ağustos 2017 tarihinde ‘Sıradan Faşizm’ filminin ARTI Tv’de gösteriminin hatırlattıkları… başlığıyla Artı Gerçek İnternet Gazetesinde  yayınlanmıştır. 




_____________________________